Eskiden babalar boş zamanlarını kapı önünde duran arabalarını tamir etmekle geçirirdi. Çevresinde neşeyle misket oynayan çocukların sesiyle. Anneler radyoda “Bir bahar akşamı rastladım size “ şarkısına eşlik ederek, mikserleri olmadığı için çatalla mayonez yapma derdindeyken. Evin genç kızı çaydanlıkla ısıttığı suyla saçlarını yıkardı. Küçük kardeşi ona suyu dökerken, mahallede kendini asmış adamla ilgili konuşurlardı söz gelimi. Çok korktuklarını ve anlatılanlardan gece uykularının kaçtıklarından bahsederlerdi… Şimdi ne eski araba ne de misket kaldı, teknoloji mutfağımızda kahvemizi bile yapar oldu. Teknoloji o kadar gelişti ki tüm his durumundan, kim kimin fotosuna ne yorum yazmış, yer bildirimlerinden yediğimiz yemeğe kadar her şeyimiz ortada. Dünyada her zaman ki gibi savaş var, ülkemizde iç savaş ve terör tüm acılarıyla devam ediyor, bir yerlerde birileri tecavüze uğruyor, şiddete maruz kalıyor. Teknoloji iş başında mobeseler ve anında çekilen görüntülerle saniye saniye yaşanılan her olayı bizde tekrar ve tekrar izliyoruz. Birkaç dakikalık insani tüm duygularımız harekete geçiyor ama şoku çabuk atlatıyoruz, çünkü daha korkunçlarını da yaşadık ve birazdan yeni bir haber düşecek önümüze. Çoluk çocuk izleyeceğiz. Çocuklar bilgisayar oyununda kafa kesmece oyunlarını, savaş strateji oyunlarını zevkle oynamaya devam edecekler. Edip Cansever “ Bu düzen size insanlığımızı unutturacak” demiş ya. Ben şimdi kaybettiğimiz o güzel insani ruhu arıyorum, hava güzel, kuşlar yine aynı şekilde cıvıldaşıyor, ama eksiğiz… Bir türkü duysak, bize biz olduğumuzu hatırlatan... Acep değişir mi dünya?
13 Nisan 2016 Çarşamba
Aş ve Aşk
Eskiden, çok eskiden günler uzun, zamanlar genişmiş. Kanuni Sultan Süleyman savaşa gönderdiği ordusu fethedeceği şehre gelmesi haftalar sürer, bir ulaktan haber almak için günlerce beklermiş. Şimdi bir tek söz ve bir parmak dokunuşu ile bir şehri bombardıman altında bırakmak dakikalar içinde oluyor, dünyanın bir ucundan bir yere varmak sadece saatlerle gerçekleşiyor. Mevsim kavramları bile kısalmış acele ile dört mevsim iki mevsim gibi geçerken, saatlerle değil saniyelerle, metroyu, uçağı kaçırdığımız, hep bir koşturmaca ile geçen zamanlardayız. Çarçabuk yenen fast food yemekler, her saniye internette önümüze yağmur gibi yağan alakasız binlerce sözcük, video, dünyanın tüm haberlerini aynı anda dinleyen kulaklarımız ve her olaya ayrı tepki veren kalbimiz.Bitki ve hayvan türleri giderek yok olurken insanlar hıncahınç dünyayı doldurmakta ve her birey bu kalabalığın ortasında kendi var olma savaşını yaşamak zorunda, her çeşit savaşla! Irk, iktidar, mezhep savaşlarının yanında bir yandan da hayatta kalabilmek ve diğerleri ile yarışabilmek savaşı. İyi bir öğretim ve de iş bulmak hayat koşullarına karşı zorunlu kazanacağımız para için verdiğimiz uğraş… Peki hayallerimiz! İdeallerimiz… Ruhumuza hitap eden iş ve yaşam koşulları! Hepsini rafa mı kaldıracağız? Durup nefes almadan bir an bile kendimize bakamadığımız bir ömür geçerken, bir yandan da çevre baskısı ve hayatın bizi köşeye sıkıştırmasını engelleyemiyoruz. Bu durum da çağın mutsuzluğunu yarattı. Tatminsiz ve tahammülsüz bireyler olduk .Oysa ki bu dünya bize iki tanecik mutluluk vadetmişti, aş ve aşk… Aş olmadan aşk olurdu belki ama aşk olmadan hiçbir aş bir işe yaramazdı. Ve şairin dediği gibi “Ah, kimselerin vakti yok. Durup ince şeyleri anlamaya…”
Aydan Selman
16 Mart 2015 Pazartesi
MİNKA ABLA
Kitabevinin ağır cam kapısını iterek içeri girdi. Hırçın rüzgarın yüzene kırbaç gibi vuran yağmur damlaları klimalardan gelen sıcak havayla ısındı, yüzüne yayıldı. Kalın ıslak kaşkolünü boynunda gevşetip ucuyla yüzünü çaktırmadan sildi. Bir an ne yapacağını bilemeden duraladı hoparlörden yayılan hafif müzik ve yumuşak ışıklarla gevşedi, montunun fermuarını açtı ve ne alacağını hatırladı. İş yönetimi,pazarlama ile ilgili kitapların satış reyonunu bulmak için ilerledi, üst kata çıkan basamaklara geldiğinde arkasından birinin ona seslendiğini duydu, “excuse moi,” bir kadın Fransızca afedersin diyerek ondan yol istemiş bir sıçrayışta önüne geçip merdiveni tırmanmıştı. Murat ne olup bittiğini anlayamadan kadın kalabalığın arasına karışıp reyonlarda aniden kaybolmuştu. “excuse moi…” ne kadar güzel söylemişti, kibarca iç gıcıklayan bir sesle arkadan gördüğü siyah deri ceket ve omuzlara dökülen parlak kahverengi saçlardı. “excuse moi…” Bu ses kulağından gitmiyor sürekli tekrarlanıyordu. Gülümsedi ve içinden o da cümleyi tekrarladı. Sessizce dolaşan insanların arasında hoparlörden gelen müzik eşliğinde kendini bir film sahnesinin jönü gibi hissetti. Eliyle saçlarını düzeltip ne alacağını tamamen unuttu. Kadınla yüz yüze gelme ihtimalini düşünüp yalancıktan bir ilgiyle başka reyonlara gitti.Yabancı biri ne alabilir, tutup en çok satanlar kısmından bir Türk hikayesi almazdı herhalde, olsa olsa yabancı dilde yazılmış kitapların reyonunda olur düşüncesiyle üst bölümde yazılan reyon başlıklarını okuyarak ilerledi.
Birden onu gördü yere çömelmiş alt raftan bir kitabı inceliyordu. Bakıp bakmama konusunda kararsız kaldı ilgisizce yanından geçerken bir an eğilen yüzünü gördü. Esmerdi, zayıftı. Makyajsız yüzü ölgün ışıklarda daha bir sert görünüyordu. Güzel değildi ama sesi… Yanından geçti ve karşısında duran dünya edebiyatından başlıklı reyonda durdu. Elini öylesine uzattı sıkışık kitapların arasından rastgele bir kitap çekti.
“Minka Abla…” Hah… Yıllarca aklına gelmeyen neredeyse çocuk yaşta okuduğu Panait İstrati’nin kitabı. Birden eski bir tanıdığına rastlamanın mutlu güveniyle avuçladı kitabı. Konusunu hatırlamıyordu bile, nasıldı? Panait İstirati’nin neredeyse tüm kitaplarını okumuştu ve en sevdiği yazardı bir zamanlar ama şimdilerde en sevdiklerimin arasında diyemiyordu çünkü o başka bir dildi başka bir ruh bambaşka bir anlatımdı. Şimdiki gençler okur muydu? Okumazlar diye düşündü bize hocalarımızın ilk önerdikleri Türk ve dünya edebiyatından klasiklerdi. Tolstoy, John Steinbeck, Ernest Hemingway, Dostoyevski, Gogol… Ve daha bir sürü yazar.
“Ben,” demişti bir keresinde arkadaşına önce bir yazardan başlayacağım onun tüm kitaplarını okuyup sonra diğerlerine geçeceğim. Hem biri onun hakkında bir şey sorarsa ne kadar bilgili olduğumu da görecek. Arkadaşı “Bence yanlış düşünüyorsun her yazarın birer kitabını okumakla başla işe, bir ortamda hangisinden bahsederlerse onunla ilgili söyleyecek bir sözün olur, falanca kitabında şundan bahsediyor diye hava atarsın.” Kızlar okuyan erkeklere bayılırlar. Aklı karışmıştı o an ama o yıl hayatı boyunca okuyamayacağı kadar çok kitap okumuştu. Arkadaşıyla lisenin kütüphanesine gider desteyle kitap alırdılar.
Birden kadının kasalara doğru ilerlediğini gördü ve hemen ardından seyirtti, elinde Minka Abla kitabıyla kadının arkasında durdu. Sıcak esen klimadan havayı koklamaya çalıştı. Kadının parfümümü, yoksa kitapçıda çiçek kokan air fresh kokusu muydu anlayamadı kokusunu ama sesini tekrar duydu.
“Merci beaucoup,” kadın uzaklaşırken kitabı kasiyer kıza uzattı. İçinde kısacık geçen anların tatlı telaşı ve geçmişe uzanan yolculuğunun tadıyla dışarı çıktı.Geceye, yağmura karıştı. “Bonjour İstanbul… Je t'aime…Minka Abla...
23 Ocak 2014 Perşembe
RADYO TİYATROSU
Babam uzandığı divanda her zaman cebinde taşıdığı küçük çakısını çıkarmış, elindeki kol saatinin arkasındaki minik vidayı sökmeye çalışıyordu.
“Kızım yakın gözlüğümü getir!”
Kucağımdaki ders kitabının açık sayfasını kaybolmasın diye koltuğun üzerine ters çevirerek yerimden doğruldum. Önü camlı minicik büfenin üzerinde duran siyah kalın çerçeveli gözlüğü babama uzatırken bir yandan da radyonun sesini biraz açtım.
“Anne!” diye içeriye doğru seslendim.
“Piyes başlıyor!”
Annem buz gibi soğuk mutfakta sobada kaynattığı suyla bulaşık yıkıyordu.
“Sesini açın radyonun geliyorum...”
Televizyonla henüz tanışmadığımız ama ismini giderek daha sık duymaya başladığımız yıllarda tek eğlence ve haber alma aracımızdı radyo... Sabah uyanır uyanmaz ilk yapılan şey radyonun düğmesini açarak güne başlamak ve son ajansla geceyi bitirmekti. Radyo dinlerken tüm işlerinizi de beraberinde yapabilirsiniz, ona ayıracak artı bir zamana ya da harcamanız gereken enerjiye ihtiyaç yoktur. Nerede olursanız olun,ne yaparsanız yapın bir kulağınız onda olsun yeter.
Annem bir sıcak bir soğuk suya daldırdığı elleri kıpkırmızı içeri girdi. Elinde yıkayıp getirdiği bir kase içinde elma ve portakallar vardı. Uzanıp aralarından en kırmızı görünen elmayı aldım ve radyonun yanındaki sandalyeye oturdum, hatta biraz daha ileri gidip, büfenin üzerinde duran kocaman Gurindig marka radyonun ön cephesinde bulunan kumaş kaplı bölüme başımı dayadım. Sesini biraz daha açtım.
“RADYO TİYATROSU !!!”
İşte beni heyecanlandıran ve her seferinde bambaşka bir dünyanın kapısını aralayan adamın mikrofonik, ekolu ve güçlü sesi .
Bilmem kimin (Her hafta yeni bir oyun ve yazarı) aynı adlı eserinden,”Aynı" adlı eser kelimesi daha da küçükken pek anlamlandıramadığım sözcüktü ve her yazarın aynı adlı eseri mi var diye düşünmeden edemezdim çocuk mantığımla…
Aynı adlı eserinden, radyoya uyarlayan Mahir Canova…. Rol alan sanatçılar;
Yıldırım Önal, Nurşen Girginkoç, Macide Tanır, Semih Sergen, Sönmez Atasoy,Cihan Ünal,Sezai Altekin,Rüştü Asyalı, Işık Yenersu, Birsen Kaplangı, ve adını sayamadığım diğer değerli sanatçılar… Başrollerde genellikle Tijen Par ve Kerim Avşar’la hayallerimizdeki sahne ve kendi muhteşem kurgumuzla oyun başlardı. Birde tüm bunları daha da gerçekçi kılan şey vardı ki o da ses efektiydi. Radyo Tiyatrosunun en önemli olmazsa olmazı… Efekt; Korkmaz Çakar…Televizyon dünyamıza girdiği günden sonra radyolarımızın sesi gitgide hayatımızdan silindi. Ruhumuza beynimize işlemiş, bizim hayal denizlerine açılmamızı sağlayan o özel sesler yok artık.
kendiMe ait bir oda...
Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir oda” kitabını sonunda okudum.
Kitapta özet olarak yazar, erkeklerin kadınlara hep yönelttiği soruya cevap arıyor “bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz, neden shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”
Virginia Woolf bu sorunun cevabını 16 yüz yıldan kendi yaşadığı döneme kadar geçen süre içinde kadının konumundan, toplumdaki yerini ve bu değer yargıları karşısında gösterdiği hareket biçimlerini anlatıyor ve de kadın yazarların bunu hangi şartlarda sağlayabildiğini… ve şöyle sesleniyor kadınlara: “para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın.”
Şimdi baktığımda kadının tarihsel süreçte kazandığı haklar açısından konumunda fazla bir gelişme olmadığını üzülerek görüyorum.Gelişmiş birkaç ülke dışında özellikle müslüman ülkelerde hala tecavüze uğrayan ve bu yüzden de kendisi suçlanıp idam edilen,sürekli erkek tacizlerine maruz kalan ve hayatını kaybeden kadınlar ve en modern görünen erkeklerin yanında bile zaman zaman ikinci planda kalan kadınlar. Toplumlarda cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil düzenin devam etmesi, eğitimde, iş hayatında ve sosyal alanlarda erkek egemenliği, kadının birçok işte var olmasını geciktirmiştir. Günümüzde her konuda eşitlenilse bile tarihten bugüne yaşanılanlar kadınların düşünce yapısında ve üslubunda ister istemez bir sansür ve de kısıtlama getirmiştir ki kurgulama ve yaratıcılık açısından erkeklerden çok üstün olduklarını bilmemize rağmen.
Kitapta shakespeare’ın kız kardeşi olsaydı ona aynı ortamlar sağlanır mıydı ve durumu nasıl olurdu kurgusunda maalesef kitap yazmaya ve kardeşi gibi olmaya çalışırken 20 yaşına geldiğinde öldüğünü görüyoruz. Demek ki bir kadın deha yaratma konusuna engel olan yine erkekler…
Kendimle ilgili kısma gelince,günümüz koşullarına uygun ben de bu durumu biraz farklı da olsa yaşıyorum ve sancılarım hep bu yüzden, evde kendime ait bir odamın olmayışı…Ama şunu keşfettim aslında benim bir odam var (mış)…Eskiden hiç yanımdan ayırmadığım günlüğüm,karalama defterlerim ve şimdi her sabah bilgisayarımı açtığımda sosyal medya,müzik,google yanında açtığım word dosyam. Evet benim odam tüm düşüncelerimi, o an ki duygularımı özgürce dağıttığım sonra da istediğimde yerli yerine yerleştirdiğim sadece bana ait bir oda,.. kapısı ve ışığı hep açık odam…
Aydan Selman / 2014
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Parkın Ölümü...
Bir park öldüğünde ne olur? Ağaçlar ölür ve o ağaçlarla birlikte o parkta yaşayan tüm canlılar ölür. Ağacın kurdu, çimenin karıncası, böcekleri hepsi enkaz altında kalır. Kuşlar konacak dallarını kaybeder kediler, köpekler yaşadıkları alanlarını. Ya insanlar... Nefes alıp soluklandıkları huzuru hatırladıkları,sevgiliyle baş başa buluşup konuştukları, doğayı içlerinde hissedebildikleri tek yer parkları öldüğünde artık hiç göremeyecekleri sevdiklerini kaybetmiş gibi olurlar. Yürekleri ince bir bıçakla kesilmiş gibi sızım sızım kanar. Bu bilinçle yapılan bir eylem değildir ama genlerimize işleyen bir açık alan sevgisi doğayla bütünleşen bedenimizin verdiği bir tepki. Daha önce hiç görmediğimiz bir yer de olsa, dünyanın herhangi bir köşesinde, o parkın
insanlar ve canlılar için ne anlama geldiğini çok iyi biliriz. Şu an elimizden bir şey gelsin ya da gelmesin bir parkın ölümünün ne olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Yeni nesil kim bilir kaç yaşındaki ağaçları ile ölen Gezi Parkı gibi bir parka sahip olabilmeleri için ömürleri yeter mi bilmem ama sonsuza dek yaşatabilmek mümkün... Aydan Selman
28 Kasım 2012 Çarşamba
AĞRI DAĞINDAN UÇTUM
Çok çok uzaklarda dumanlı başından karları hiç eksik
olmayan, eteklerinde keçeden heybeleriyle hayvanlarını otlatan çobanların
yaşadığı ulu kocaman bir dağ varmış. Issızlığın ortasında koyunların
boyunlarındaki çıngırak seslerinden, çalıların arasında gezinen rüzgar
fısıltısından başka ses duyulmayan yerden, birkaç yeşil ağaç ve ince ince tüten
dumanlarından köy olduğu fark edilen taşa toprağa bulanmış evlerine bakarmış
çobanlar. Bütün gün hayal kurmaktan başka yapacak hiç bir şey bulamadan
alabildiğine uzanan boz ovalara , kıvrılarak giden toprak yollara , o yolların
minik tepelerin ardında kayboluşlarına ve başka yerlerdeki başka hayatlara
uzanışlarına bakar, hayal etmeye çalışırlarmış hiç bilmedikleri hiç
görmedikleri şeyleri…O yollardan gelenlerin anlattıkları da bir sonraki günün
hayallerini daha zengin kılarmış. Işıklı şehirler, apartmanlar, kalabalık
caddeler, deniz, vapur, beyaz tenli, çıplak bacaklı , sarı saçlı kadınlar, para
karşılığında alınan şeyler.
Heybelerinden çıkarttıkları tandır ekmeği ve bir baş soğanı yerken;
baklavayı, kebapları, dumanları üzerinde bol kepçe lokantaları düşünürlermiş.
Henüz şehre inmemiş bu kara kuru genç çobanlar hiç bilmeden, sadece
anlatılanlardan yola çıkarak… Çeşni olsun diye azıklarının yanında kuş ekmeği,
boğa dikeni, ışkın’ı kaçakçılardan
aldıkları işlemeli çakıları ile soyar temizler, ekmeklerine katık ederlermiş.
Çalılardan koparttıkları dikenle dişlerini karıştırırken toprağa uzanıp, göğün
içinden doğup aşağılara ayak uçlarına kadar inen kocaman dağa bakarlarmış.
Biraz ürkek, tedirgin ve saygıyla hayalleri yön değiştirir, dağla ilgili
anlatılanları düşünmek istemeseler de yine de her biri ardı ardına üşüşürmüş akıllarına.
Sihirli
bir dağmış burası. Tepesinde ne varsa , o karların buzların zirvesinde,
mitolojik bir canavar mı yoksa yanındaki küçük kız kardeşi olan dağla
geçinemeyen aksi bir kadının taşa çevrilmiş kötü ruhu mu? Bu dev dağ kadın
kimsenin yukarı çıkmasına izin vermezmiş. Dünyanın dört bucağından dağcılar
gelip tüm gün dağa çıkar, hava karardığında uyumak için kamp kurarlarmış Yarına zirveye biraz daha yakın olacağız
sevdasıyla uykuya dalar, gözlerini açtıklarında kendilerini aşağılarda
başladıkları noktada bulurlarmış. Dağ onları bir türlü misafir etmek
istemezmiş, ileriye gitmek isteyenler karlı bölgeleri aşıp zirveye yaklaşırken…
Kimi zaman da yutarmış dağ onları, sislerin içine hapseder kimilerini aşağılara
sonsuz kuyu gibi boşluklara itiverirmiş. Bu dağın en büyük sırrı ki bunu tüm
evrende merak etmeyen yokmuş. İçinde bir gemi barındırırmış. “ Nuh’un Gemisi
Çocukluğum Ağrı Dağ’ının yakınında Ağrı
şehrinin Eleşkirt kasabasında geçti.
Bazen Nadime Nine’nin anlattığı öykülerine karışırdı Ağrı Dağı Efsaneleri.
Şadyan Köy’ünden evine, torunlarına bakabilmek için ekmek toplamaya -Öyle söylerdi- yürüyerek iki büklüm inerdi kasabaya. Her gün çamaşır yıkamaya bir eve gider
,yıkadığı çamaşırların karşılığında evin hanımı ona, un ekmek, ya da evde ne
varsa köyüne götürebileceği eski giysiler, ayakkabı ıvır zıvır verir, gün batarken
sırtında çuvalı dönerdi köyüne. Bize geldiğinde o çamaşırları sıcak suda
kızarmış ve buruş buruş olmuş elleriyle çitilerken bende onun yanı başına
oturur ”Haydi hikaye anlat!” diye tuttururdum
“Ben
hikayat mikayat bilmirem, bilsem de söylemirem.” diye söze başlardı. Ardından
upuzun tekerlemesine başlayınca anlatmayacak
mı kaygısı neşeye karışır, onun dişsiz ağzına biriken iğrenç beyaz
akıntıya aldırış etmeden dudaklarından, ağzından bal akıyormuş gibi pür dikkat
dinlerdim onu. Şimdi anlattığı öykülerin sadece büyüsü kaldı aklımda. Uzun
yıllar önce yaşadığım o kente dair de her şeyin sadece büyüsü…
Her yaz bir yanda sapsarı buğdayların saplarından ayrılması
için kızak gibi iki hayvanın çektiği
dövene biner, taze buğday kokusuyla
başak sarısı bir dünyanın içinde başım dönene dek masmavi gökyüzü ve pamuk
beyazı bulutlarla kendimden geçinceye kadar dans ederdim. Bu dansımı kışın buz
tutmuş kentin ana caddesinde atların çektiği kızakların üzerinde , kirpiklerim
buz tanecikleri ile doluşurken, gökyüzüne başımı kaldırır, milyonlarca kelebeğe
benzeyen kar tanecikleri ile sürdürürdüm
“For your
informatıon”, “My my Delilah”, “Yesterday”, “Ayrılanlar için” … Plaklar
dönerken minicik pikabımda , dans ederdim. Uzun saçlarım Yoko Ono gibi ortadan
ayrık ve hep gözlerimi kapatırdı. Babam kızardı. “Şu saçlarını arkadan
toplasana, yemek yerken içine girecek. hem de güzel yüzünü kapatıyorsun” On üç
yaşındaydım ama kocaman bir genç kız gibi görünüyordum. Kürt delikanlıların
gözü bende. Kimisi pencerenin içine aşkından deli divane olduğunu yazan pusula
koyuyor, kimisi küçük kardeşi ile bana haber uçurtuyor; “Ağabeyim seni
kaçıracakmış.” Okula giderken başımı
yerden kaldıramıyorum. Dükkanların önünde dizilmiş gençler sırıtarak kızlara
laf atıyorlar. Hepsinden nefret ediyorum. Ağlıyorum, sinirleniyorum. Ben
benimle ilgilenmeyen büyük erkekleri beğeniyorum. Komando giysileri içinde
teğmenleri, Kente zaman zaman gelen sarışın kibar misafirleri , Cüneyt
Arkın’ı özellikle Nepal’e gitmek için
yollara düşmüş, her gün kapımızın önünden geçen turistleri. Hippi çağını
yaşıyorduk. Amerika’dan Avrupa’dan rengarenk boyanmış minübüsleri
üstü açık jipleri , sırtlarında
parkaları, uzun saçları rüzgarda savrula savrula kızlı erkekli binlerce insan… Yakışıklı, genç
tüm çiçek çocuklar hepsi bizim kapımızın önünden geçip, mavi gözleri ile bana
gülümsüyordu. Ben de onları “Bye bye
“diye bağırıp el sallayarak uğurluyordum. O zaman onların nereye gittiklerini
bilmiyordum. Turist görmek o kadar sıradandı ki bizim için, tek istediğim
onların jipine binip, tekrar geri gelebileceğim yere kadar onlardan biriymişim
gibi birlikte seyahat etmek..
Bir keresinde bu hayalim gerçek olmuş,
Zigana Dağ’ında gece vakti otostop yapan iki turist genci babam arabamıza almıştı.
Orta iki öğrencisi olan ben, babamın ısrarlarıyla onlarla İngilizce
konuşmuştum. “Hello”, “ How are you?”,
“Thank you”, “Wath is your name?”
ne müthiş bir geceydi benim için. Birlikte bir dağ lokantasında kuru fasulye
pilav yemiştik ardından babam onları Eleşkirt’e vardığımızda otele
yerleştirmişti. “Bunlar benim misafirlerim, para almayın hesabı sonra ben
öderim. Uyuyup, dinlenip yollarına öyle devam etsin garibanlar.”
demişti. Sonrada turistlere cadde üzerinde ki tek katlı harabe binayı
göstererek “İşte burası! Dingo’nun Ahırı.” Elini başının altında
yastık gibi yaparak gülmüştü. “Haydi
uyuyun biraz!” İçimde tarifsiz bir
mutluluk ve gönül rahatlığıyla eve
dönmüştüm. Otel kötüde olsa sabaha karşı otostop yapan iki genci dışarıda yol
kenarında bırakmamıştık. Onlarca yolu yürüyerek kat etmeleri
beni hayrete düşürüyor, hayranlığımı bir kat daha arttırıyordu.
Şimdilerde
aynı yolu otostopla yürümeye cesaret edenler var mı? Bunca ışıklı
konaklayabilecekleri benzin istasyonları, yol boyunca çok daha fazlalaşan
trafik, Jandarma ve Polis kontrolü… Ama dünya değişti… Her şey değişti...
İnsanlar, politikalar, beklentiler, kutsal saydığımız değerler.. Savaşan bir
dünyada, savaşın gerçek nedenleri ki
bunun cevabını bulamadan ülkeler yeni bir savaşın içinde buluyorlar
kendilerini. İnsanoğlu her gün biraz daha çirkinleştiriyor dünyayı...
Zehirliyor, yakıyor kurutup çöle çeviriyor. O naif beyinler mutasyona uğrayıp
daha bir acımasızlığa yöneliyor. Turistler, Ağrı sınır kapısına oradan da Tibet’e
giden onca yolu şimdi yürüyerek gidebilirler mi? Teröre kurban olmadan sınırı
geçebilseler bile hangi yolu deneseler bir savaşın içinde bulacaklar
kendilerini. Mayınlara basmadan, tanklardan, füzelerden binlerce parçaya
bölünmeden yürüyebilselerdi keşke.
Babam
Ankara’ya iş seyahatlerine giderken, annemi ve biz üç kardeşi komşulara gönül
rahatlığıyla emanet ederdi… Henüz ayrımcılığın, terörün ne olduğu bilinmezken.
Bizi tek korkutan uzun paltosu, elinde dirgeni ile dolaşan deli Kemal’di. Çocukları
görünce elindeki dirgeni sallayarak “Benim oğlum, kırmızı oğlum! “ diye
peşlerinden koşturur, onları korkuturdu. Kimi zamanlar da aç kaldığı için köy
basıp yiyecek içecek isteyen hapisten kaçmış birkaç gariban eşkıyadan söz
edilirdi. Sonra ve sonra… Nasıl olmuşsa olanlar olmuş, dış güçler, içimizdeki
düşman o masum kasabaların üzerine karabasan gibi çökmüştü. Tertemiz yürekler
nifak tohumları ve kinle beslenmiş, o güzel çobanlar evine para götürebilmek
için belki de silahla kendilerini daha güçlü hissedebilmek için, dağlarda,
kamplarda ülkeyi iç savaşla çökertmeye çalışan canavar beyinlerin tutsağı
olmuş, kendi canının, kendi insanının ölümüne ve giderek yok olmasına neden
olmuştu
Ağrı Dağ’ndan
uçup çayır çimene düşen o eski çobanlar yok şimdi. Çiçek çocukları da geçmiyor
o yollardan. Ölüm sessizliği var o yollarda. Asker anaları karakışından
korkarken bir zamanlar, şimdi hain terör kurşunlarından korkuyorlar. Cüneyt
Arkın’a aşık kızlarda yok duyduğuma göre çünkü Ağrı’nın sineması da kalmamış şimdilerde.
Ve hayretle öğrendim ki doksanlı
yıllardan sonra gelmiş kimi köylere elektrik, televizyon... Laz bostancının
sarı ayvaları, kestaneleri damağımda tat kalmış. Keşanlı Safiye hanımlar,
Ödemişli Nevzat beyler de çoktan göç edip gitmişler. Doktor Turgut Bey kasabayı
ve halkını çok sevip oralı olmuşken, şimdi öğretmenler, doktorlar, su işlerinde
çalışan mühendisler de tayinlerini tez zamanda
başka yerlere aldırıyorlar. Terör kaçırttıkça medeniyette giremiyor doğuya.
Okuma yazma olmayınca da terör bitmiyor Bu nasıl bir kısır döngü? Oysa ki kızımı da alıp bir kara trene
binebilseydim, Ağrı Dağ’ının çayır çimenini bir daha görebilseydim… Keşke Ağrı Dağ’ı bana çocukluğumu geri verebilseydi.
SİNEMA
“Bugün sinemaya
gelecek misin?”
“Bilmem annemi kandırabilirsem... Ne oynuyor?”
“Annemin en sevdiği artistler. Kandırırsam geliriz.”
“İyi o zaman giderken size sesleniriz.”
Genç kız neşeyle eve girdi.
“Anne yeni bluzumu giyeyim mi?”
“Bugün mü?”
“Evet anne Dilek'ler de sinemaya gidiyorlar, herkes gidiyor
film çok güzelmiş.”
Salı günleri yaşadığımız Ağrı'nın bu küçük kasabasında hanımlar matinesi olur; yaşlısı,
genci, zengini, fakiri hemen hemen tüm kasaba kadınları sinema gününü iple
çekerlerdi. Hanımlar matinesini sadece kızlar değil delikanlılar da iple
çekerdi. Görme fırsatı bulamadıkları, sevdikleri güzel kızları sinema sokağında
bekler, sözleşmiş gibi hepsi birden oralarda volta atarlardı. O gün bütün
kızlar Hülya Koçyiğit, tüm erkekler Ediz Hun oluverirdi. Bizim de en büyük
zevkimiz mutlaka büyük cepli pantalon ya da etek giyip, annelerimizden
aldığımız yirmi beş kuruşla sinema önündeki çekirdekçiden sımışka almaktı.
Sımışka çekirdeğin kürtçesi sanırım. Diğer bir cebimizde de mutlaka mendil
olurdu. Çünkü ağlamadığımız tek bir film hatırlamıyorum. Sinema çıkışı herkesin
gözleri şişmiş, kızarık burunlu yüzlerimizi birbirimizden saklayarak eve dönerdik.
Bir film ne kadar acıklıysa o kadar güzel demekti. Bir keresinde ‘Şirvan’ adlı
bir köy filmi gelmişti, tüm sinema hıçkırıklara boğulmuş sarası olan bir kadın
sıkıntıdan düşüp bayılmıştı. Daha sonra ne zaman bir film gelse herkes ‘acaba
Şirvan kadar güzel mi?’ diye birbirlerine sorar fikir edinmeye
çalışırlardı. Sinema binası da başlı başına
bir komedi ortamıydı. Tüm duvarlar film afişleriyle kaplıydı. Eski sararmış
sinema perdesi önünde çocuklar ışıklar sönünceye kadar perdeden akseden ölgün
gölgeleriyle kötü adamları yenen esas oğlanlar olurlardı. Taş zemini çukurlarla
doluşmuş salonda karanlıkta giderken ayaklarımız mutlaka bir çukura girerdi ve tökezleyerek birbirimize tutuna tutuna
ilerlerdik. Sinemanın çıkış kapısı o kadar eski
bir tahta kapıydı ki, deliklerinden, tahta aralarından dışarının
ışıkları içeriye süzer, dışarıdan da gözlerini dayayanlar içeriyi ve filmi
izleyebilirlerdi. Saat tam iki olunca ışıklar söner, sinemacı siyah bir perde
getirip kapının üzerine asardı. Karanlıkta film başladı başlayacak birden kapı
yumruklanır, sinemacı koşar kapıyı açar “Ahmet Bey’in hanımı, gelini geldi”
derdi. Onlara acele yer gösterir, makiniste ıslık çalar, perdeyi kapatırdı.
Kapı yeniden yumruklanır Mehmet Bey’in hanımı karısı çocukları gelmiştir. Her
matine günü mutlaka geç gelen birileri olurdu, herkes de bu duruma alışkın
bekler dururdu.
Bir gün anneme “Samson and Dalida” filmine gidelim diye
tutturdum. Biz de geç kalmıştık, ama annem sırf benim hatırım için işini gücünü
bıraktı, sinemaya koştuk. Kapılar kapanmıştı. Kapıyı yumruklayıp açtırdık ama
hiç yer kalmamıştı. Sinemacı bizi en arkaya koyduğu iki sandalyeye oturttu. Ama
ne yazık kı uzun boylu kadınlar önümüze oturmuşlar, ufak tefek annem ve oniki
yaşındaki ben arkada karanlıkta hiçbir şey izleyemeden öylece filmi
dinlemiştik. Annemin sitemlerinden birkaç hafta sinema lafı edememiştim.
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Yaz Gecesi
Salondaki vitrinle
koltuklar arasına sıkıştırdığım bilgisayar masasında sıcaktan zaman zaman
başımı ve sol elimi duvara yaslıyorum. Pencerenin iki kanadı da açık ve diğer
tüm odalarınki de ama nafile… Ne gece esintisi var, ne de duvarlar elimi
serinletecek kadar soğumuş. Kalkıp
pencereye doğru yürüyorum.Karşı apartmandaki çoğu ev çoktan uykularına
dalmış,kimisi zaten yaz tatilinde kimisi de benim gibi uyuyamamış minik bir
ışıkla gecenin kalanına devam ediyorlar. Tv ve insan sesleri çoktan kesilmiş
şehir trafiğinin o alttan gelen uğultusuna fabrika gürültüleri ve köpeklerin
ara ara bir koroya dönüşen uzun havlamaları karışıyor. Gecenin köründe
geceliğimin düşen askılarını el alışkanlığıyla düzelterek pencereden dışarı
uzanıyorum.Şehrin ışıklarından gökyüzü gündüz gibi aydınlık. Bulutların
geçişini izliyorum ve her seferinde aynı rotadan geçen bilmem kaçıncı uçağı.
Yıldızlarla dolu
bir gecede yaz üçgenini bulmayalı ne çok zaman oldu, şehir dışına çıkmayalı bir
denizin dalgasında yakamozları görmeyeli, ıslak kumlara ayağım değmeyeli,
hanımeli kokularına bulanmayalı… Ne çok…Oysaki dışarıda bir dünya var apartman
aralarından göremediğim bir gece yaşanıyor,geceler bir bir yaşanıyor,gece
olduğunu bile bile hissede hissede kokusuyla,karanlığıyla
mehtabı,içkisi,sahili,çay bahçesi,çoluk çocuk bisikleti,dondurması,halı sahası,kapı
önü eşiği,sitelerin kamelyası,arka bahçeler,balkonlar,duvar
kenarları,lunaparklar,damlar,karpuzcu sergileri,yol lokantalarıyla
yaşanıyor…Kayıklarda şarkılar mırıldanılıyor, gündüz güneşlenilen şezlonglarda
yıldız kaymasına dilekler tutuluyor.Şairin dediği gibi “Bir bira dolusu
dudaklar” öpülüyor…Ara sokaklardan sokak lambası ışıklarıyla ayrı bir büyüye
dönüşmüş yazlık evlerin çiçeklerinden bahçeye taşan Begonviller,borazan
çiçekleri minik minik aşırılıp sevgiliye gecenin hediyesi olarak sunuluyor.Yanık
tenler bembeyaz tişortlarla daha bir bronz, saçlara deniz kokusu sinmiş
savruluyor…
“Yıllar ne çabuk
geçti o günler arasından” ve biz “Heybelide her gece mehtaba çıkardık” Yalnız
Heybelide mi… Kumburgaz’da, Bodrum’da, Marmaris’te, İzmir’in tüm sahil
kasabalarında…”Mehtaplı gecelerde hep seni andım “Şarkısıyla başlar “Geceler
geceler ah geceler” şarkısıyla geceyi tamamlardık ada akşamlarını…Sahil
kenarında çekirdekli uzun yürüyüşler… Barlar sokağının yaz magazinlerine konu
olduğu o yıllar ve sonrası ve de sonrası… Şimdi tek isteğim bu sıcak yaz gecesi
muhteşem bir Penguen dondurması Bodrumdan… Buz dolabında büfeden alınmış
dondurmalardan mı yesem? Çikolatalı Magnum… sevsem de… Ne dondurma dondurma
gibi,ne yaz yaz gibi ne de ben eski ben gibiyim…Şimdi koca şehrin en kalabalık
yerinde her birimiz dikdörtgen evlerde dikdörtgen kutucuklara sanal zincirlerle
tutunmuşuz ve pencereden bir uçurtma gibi kendimi geceye ve de yaza
salamıyorken,karşı aparmanda vantilatöre yapışan adamı izliyorum.Kulağımda
eski bir Zerrin Özer şarkısı:
Ne güzel geçmişti bütün bir yaz
Başımda kavak yelleri esen o yaş
Bense hanımeli kadar beyaz
Çalmıştınız kalbimi bilmeden biraz
Nasılda koşuşurduk bahçelerde
Şarkı söylerdik mehtaplı gecelerde
Sen bana ben sana komşu evlerde
Kök sarmaşıklar gibi sarıldık o yaz…
Ve dilime gün boyu dolanan bir Birhan Keskin şiiri …
sevgilim beni geçmiş yazlara sal
ılık yaz akşamlarına
denizin ve göğün ritmine sal
dalganın ve günün beyazına.
sen de kıyısında kal dalgaların
gülümse.
sevgilim beni geçmiş yazlara sal
küçük ve kırık aşklara
limanların plonje çekilmiş fotoğraflarına sal
aylaz çiçeklerine evlerin, bakımsız sokaklarına.
sen de bir ucunda kal balkonların
gülümse.
sevgilim beni geçmiş yazlara sal
uzun mendireklere, akşamın alacasına
yorgun dönülen pansiyon odalarına sal
sen de kapı aralığında kal odaların
gülümse,
anı oluyor fotoğrafların.
9 Şubat 2012 Perşembe
Kırmızı Tramvay
Kırmızı bir tramvay öptü beni. Siz… Yanınızdan gelip geçerken fark edebildiniz mi onu? Geçmişten geleceğe uzanan bir hat ve her durağında binlerce anı. Hala şansınız var. Kırmızı tramvaya yetişip sarılın,onu yakaladığınız için mutlu olun ve umutlarınıza doğru yola çıkın.Kırmızı tramvayın elini hiç bırakmadan…
3 Şubat 2012 Cuma
Kar Küresinde Çocuk Olmak
İlk okuldaydım, tüm kışı karlar altında yaşamak zorunda olduğumuz Ağrı’da toprak damımızın her noktasından kar suları evin içine akmaya başlayınca babam kararını verdi. “Haydi toparlanın hazır şubat tatili madendeki şantiye evine gidiyoruz, bu arada ev sahibi de damdaki karları küretir yeni toprak attırır üzerine.”
Annem ağlayarak perişan hayatına ve babama sitemler ediyor, bir yandan da yapacak başka bir şeyi olmadığından çaresiz yanımıza alacağımız yiyecekleri üç beş tabak çanağı, ve yorgan yastıkları denklemeye çalışıyordu. Tüm evi her yanına dizdiğimiz leğenler, taslar ve içine akıp duran kar sularıyla baş başa bırakıp kapıya gelen kızağa oturduk. Altımızda keçe örtü üzerimizde yün yorgan tipi şeklinde yağan karla uça uça sessiz bir yolculuğa başladık. Arada sırada kardeşlerimle nerede olduğumuzu görebilmek için yorganın altından başımızı çıkarmaya çalıştığımızda annemin sesi kar bulutunda un ufak olup kulaklarımıza karla birlikte tozuyordu. Sonunda babamın işlettiği kömür madenine ulaştık. İşçiler eve taşınmamıza yardım ettiler. İki göz odadan oluşan, kalın taş duvarlı “pencereli” pencereli diyorum çünkü o bölgedeki soğuk kış şartlarından korunabilmek için sanırım köy evlerinde bazılarında pencere bulunmazdı. Dama açılmış soba deliği kadar yerden ışık alırdı kimi evler. Babam işçiler için yaptırmıştı bu evi. Maden’e yakın köylerden gelen işçiler akşam olunca evlerine dönüyordu ama bekçi ve bazen de isteyen o evde kalıyordu.
Metrelerce yağan kar ıssız dağ başını bembeyaz bir boşluğa dönüştürmüştü. Etrafta ne bir ağaç ne bir ev hiçbir şey yoktu. Hatta gökyüzü yer yüzü diye de bir ayrım göze çarpmıyor sürekli yağan bir kar ve ortasında cayır cayır yanan kömür sobasıyla sıcacık bir dağ evi, bacasından tüten dumanı ve lüks lambası ile aydınlanan bir penceresiyle dünyada yalnız başına kalmış bir ev…
Tüm gün pencerenin içine oturur, dışarıda yağan kar denizinde kayboluşumu izlerdim. Kar küresinde ki minik beyaz zerrecik gibi ordan oraya savrulup kimi zaman taa yukarılara çıkar bazen bir kar taneciğinin peşinden gider ama onu hemen kaybederdim. Tek eğlencem buydu. Kar taneleriyle uçuşmak. Annem dışarı çıkmamıza izin vermez, dağ başında hastalanırız endişesiyle sobayı hep canlı tutmaya çalışırdı. Tek güveni ateşti çünkü. Gece kimseler kalmayınca kapıda bekleyen iki kurt köpeği, bekçi ve de bize hayat veren sobamız.
Ne çok sıkılmıştım, şimdi pek anımsamıyorum sanırım ağlıyordum, sıkıntıdan minicik odadan yine kar tanelerine koşuyordum. Tek tek her yağan karla buluşuyordu gözlerim. Sayıyordum içimden. Geceleri ışıkta kristalindeki ışığı görmüştüm elmas gibi ışıltısını.
Sonunda babam şehre inmeye karar verdi havanın açtığı bir gün. Eksilen tüm yemek ve ilaç ihtiyacı için. Tüm gün kalın duvarlı pencerede babamın dönüşünü bekledim. Çünkü gelirken gazete ve dergi de getirecekti. Milliyet gazetesi alırdı babam bir ara Hürriyet almayı düşündüğünde çok üzülüp itiraz etmiştim. Çünkü benim okuduğum,takip ettiğim şeyler vardı ve onları çok seviyordum.
Sonunda babam neredeyse kapının önüne geldiğinde fark ettim silüetini, kardan adama dönüşmüştü. Ben babama değil elindeki paketlere atıldım. Her ay aldığı “Bütün Dünya” dergisi birkaç dergi daha ve bir haftalık Milliyet gazetesi.
Dedektif Nik, Abdülcanbaz, Fatoş ile Basri, Hasbi Tembeler… Evin içi birden kalabalıklaştı. Her yanımı dostlarım arkadaşlarım sarmıştı adeta. Yalnızlığım babamın paltosundan süzülüp eriyen kar zerrecikleri gibi yok olup gitmişti. Sonrasında zaman nasıl geçti hiç anımsamıyorum…
19 Ocak 2012 Perşembe
“Bir seviyi anlamak bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın…”
Bir yaşamı tümden harcamak… Kimi zaman, hatta birçok zaman yetmiyor bir seviyi anlamaya. O zamanlar ki kendimizi, kim olduğumuzu anlayamadan karşımızdakine harcanan yaşamlar… Bazen anlamaya çalışırken elimizden kayan, sürekli yer ve şekil değiştiren duygular. Tıpkı bir denizin üzerinde oluşan birbirini kovalayıp iç içe geçen ve renk değiştiren dalganın resmini yapmak kadar zor ve takip edilemez bir durum… Bir seviyi anlamak kendimizi fark ettiğimiz gün başlıyor, kim olduğumuz, ne istediğimiz ve karşımızdakinden neler beklediğimizde. Tüm bunları keşfettiğimizde… Harcanan bir yaşam olsa da evet harcayacaksın çünkü “Seviyi” anlamış olacaksın...
24 Aralık 2011 Cumartesi
BOŞLUKTA
Bir yıldırımın düşme anından da çabuk olmuştu aşık olması. Minik bir dalganın kırılışı, bir güvercin gözünün hareketi ve bir soluğun alınışından, öte yandan belki bir ömür kadar da uzun sürmüştü o an … Gözleri onu görüp, beynine tanıtma sinyalleri yollayıncaya kadar, kalbine çoktan aşkın ok’u saplanmıştı ve onu çekip çıkarması artık hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. Kirpiklerinin arasına sıkışmış bir görüntü, o anın görüntüsü hep gözbebeklerindeydi artık...
16 Aralık 2011 Cuma
DAR VAKİTLERDE
Işık bile yetmezdi dar vakitleri aydınlatmaya,
En tatlı anları, dar vakitte kesilirdi oyunların.
Elişleri örülmezdi dar vakitte,
Renkler silinir, sesler sessizleşirdi.
Ne kadar kısa sürse de dar vakitler,
Bir hüznün gölgesi hep bekleşirdi.
Aydan Selman
En tatlı anları, dar vakitte kesilirdi oyunların.
Elişleri örülmezdi dar vakitte,
Renkler silinir, sesler sessizleşirdi.
Ne kadar kısa sürse de dar vakitler,
Bir hüznün gölgesi hep bekleşirdi.
Aydan Selman
14 Aralık 2011 Çarşamba
Sanatçının Evrene Armağanı
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Dün gece arkadaşım Doğan Turan’la telefonda konuşurken bana bir şairin onu ne kadar heyecanlandırdığından bahsetti. Giresun’da yaşayan 85 yaşında ve en az 30 sevilen şarkının da güftecisi Ahmet Kaçar.
“Aydan; düşünebiliyor musun biz yıllarca onun şarkılarını yüzlerce kez nasıl da yürekten söyledik. İçtik, sevdik, efkârlandık her ortamda bilmeden ama büyük bir zevkle şarkılarıyla hayatımıza ne anlamlar kattık. Sen mesela; ‘İnleyen nağmeler’, ‘Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım’, ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’… Bunları ne çok söylediğini bir düşünsene… Tüm bunlar olup biterken, hayatımız onun şarkılarıyla gelip geçerken o Giresun’un Görele ilçesinde kendi mütevazi hayatını sürdürdü. Ben” diyordu Doğan “Bu yaz ona düzenlenen saygı gecesinde tanıdım onu ve sahnede şiirini okudum büyük bir mutlulukla ve o şiir benim onunla buluşmamı sağladı, hatta bir tek mısrası…‘Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar kiremitlerden…’ ”
Bu konuşmanın ardından bende kendi adıma Edip Cansever’i düşündüm.
Sadece birkaç şiirini bilip severken günün birinde “Manastırlı Hilmi Bey’e Mektuplar”
okuyunca aynı duygularla nasıl da etkilenmiştim. Şiirin mısraları değildi beni heyecanlandıran ya da anlattığı öykü.
Tümünden yayılan bir kokuydu algıladığım,anlatamadığım bir histi.
Bir yakınınızın düğününe gittiğinizi düşünün. Birden çevrenizi tam olarak seçemezsiniz ama orada size
ait bir çok tanıdık yüz hemen gözünüze çarpar ve bildik, güvendik bir ortam olduğunu hissettirir bu yüzler.
Her tanıdık size ayrı bir yaşanmışlığı hatırlatır, kimine acır, üzülür, kimini de ne kadar
özlediğinizi fark edersiniz. Gecenin sonunda içinizde bin bir çeşit karmaşık duygularla, eşelenmiş anılarla ayrılırsınız oradan.
Ben de o şiirden böyle ayrıldım ve Edip Cansever’in yıllar öncesinde yazdığı şiiriyle bu günlerde buluştum.
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Şimdilerde ben Edip Cansever’i sevme zamanındayım. Doğan Turan ise Ahmet Kaçar’ı ve sanatçılar sevenleriyle sonsuza değin içlerindeki aşkı paylaşmaya devam edecekler.
"Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar, kırmızı kiremitlerden
Yeşil ipek tüllerin arkasında şimdi
Uzaklarda karlar altında bıraktığımız fakir kulübeler
Sisler içinde Zehra'nın mezarına da yağmurlar yağar.”
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Dün gece arkadaşım Doğan Turan’la telefonda konuşurken bana bir şairin onu ne kadar heyecanlandırdığından bahsetti. Giresun’da yaşayan 85 yaşında ve en az 30 sevilen şarkının da güftecisi Ahmet Kaçar.
“Aydan; düşünebiliyor musun biz yıllarca onun şarkılarını yüzlerce kez nasıl da yürekten söyledik. İçtik, sevdik, efkârlandık her ortamda bilmeden ama büyük bir zevkle şarkılarıyla hayatımıza ne anlamlar kattık. Sen mesela; ‘İnleyen nağmeler’, ‘Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım’, ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’… Bunları ne çok söylediğini bir düşünsene… Tüm bunlar olup biterken, hayatımız onun şarkılarıyla gelip geçerken o Giresun’un Görele ilçesinde kendi mütevazi hayatını sürdürdü. Ben” diyordu Doğan “Bu yaz ona düzenlenen saygı gecesinde tanıdım onu ve sahnede şiirini okudum büyük bir mutlulukla ve o şiir benim onunla buluşmamı sağladı, hatta bir tek mısrası…‘Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar kiremitlerden…’ ”
Bu konuşmanın ardından bende kendi adıma Edip Cansever’i düşündüm.
Sadece birkaç şiirini bilip severken günün birinde “Manastırlı Hilmi Bey’e Mektuplar”
okuyunca aynı duygularla nasıl da etkilenmiştim. Şiirin mısraları değildi beni heyecanlandıran ya da anlattığı öykü.
Tümünden yayılan bir kokuydu algıladığım,anlatamadığım bir histi.
Bir yakınınızın düğününe gittiğinizi düşünün. Birden çevrenizi tam olarak seçemezsiniz ama orada size
ait bir çok tanıdık yüz hemen gözünüze çarpar ve bildik, güvendik bir ortam olduğunu hissettirir bu yüzler.
Her tanıdık size ayrı bir yaşanmışlığı hatırlatır, kimine acır, üzülür, kimini de ne kadar
özlediğinizi fark edersiniz. Gecenin sonunda içinizde bin bir çeşit karmaşık duygularla, eşelenmiş anılarla ayrılırsınız oradan.
Ben de o şiirden böyle ayrıldım ve Edip Cansever’in yıllar öncesinde yazdığı şiiriyle bu günlerde buluştum.
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Şimdilerde ben Edip Cansever’i sevme zamanındayım. Doğan Turan ise Ahmet Kaçar’ı ve sanatçılar sevenleriyle sonsuza değin içlerindeki aşkı paylaşmaya devam edecekler.
"Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar, kırmızı kiremitlerden
Yeşil ipek tüllerin arkasında şimdi
Uzaklarda karlar altında bıraktığımız fakir kulübeler
Sisler içinde Zehra'nın mezarına da yağmurlar yağar.”
7 Aralık 2011 Çarşamba
Nepal'in Gece Yolcuları
Gecenin zifiri karanlığında kırmızı pikabımız ağır ağır yol alıyordu. Bir yanımızda üzerimize kapaklanacakmış gibi yükselen kapkara gövdesiyle Kop Dağı, diğer yanımızda sonunu seçemediğimiz derin uçurumlar. Tüm aile aracın içine büzülmüş, adeta kaybolmuş gibiyiz. Babam pür dikkat arabayı kullanıyor ama keyfi yerinde gibi, radyo istasyonları aramaya çalışıyor. Annemse çok gergin ve mutsuz her an başımıza gelebilecek bir felaketin beklentisi içinde sürekli söyleniyor bir umut sözcüğü ya da pişmanca bir kabulleniş tüm duymak istediği. Ama babam kararının doğruluğundan emin susuyor.
“Erken çıksaydık da bu saatlere kalmasaydık , çocuklar kucakta iki büklüm uyuyorlar,önümüzü göremiyoruz! Ya karşımıza eşkıya falan çıkarsa? Bu dağ başında her şey olur, kurdu da vardır, ayısı da hırlısı hırsızı da…Öfff görüyor musun şu başımıza geleni. Tamircide bir şeyden anlamıyordu sen demesen hiçbir yerine bakmadan bizi yollayacaktı bu dağ başına…”
Bir yandan arabanın motorundan gelen uğultu bir yandan annemin artık ne dediğini pek takip edemediğim ağlamaklı sesi ve radyonun dağın tepesine doğru iyice kaybolup sadece hırıltı çıkaran hışırtısı.
Son kasaba ,son köy ve son elektrik direkleri çoktan geride kalmıştı. Yol kenarında arada sırada fark ettiğim fosforlu trafik işaretlerinden başka bize eşlik edebilecek , tek şey tüm haşmeti ve göz kamaştıran ışığıyla parlayan Ay’dı ve benim de gözüm ondaydı. Bize yol gösteriyor aynı hızla hep yanı başımızda ilerliyor ve önümüzü görmemizi sağlıyordu. Ortamın ürkütücü havasından kurtulabilmek için başımı cama yaslayıp gözümü ondan ayırmadan başka hayallere dalmak istiyordum.
Ani bir fren sesi ve başımı hafifçe cama çarpma anından sonra babam arabanın direksiyonunu kırıp bir şeylerinin yanından hızla geçti. Annem korku dolu bir sesle
“Kimdi onlar!”diye bağırdı. “Bas gaza sür git, durma sakın!”
Babam anneme çıkışarak “Ne oluyorsun? Gördüm onları , iki tane turist, yazık garibanlar gece yarısı dağda kalmışlar.”Arabayı yavaşlatıp kenara çeken babam annemim tüm ikazlarına karşın çoktan arabadan inip onları beklemeye başlamıştı.
“Ben de el kol hareketlerini karanlıkta yanlış anladım meğerse durmamızı istemişler.”Diyordu babam.
Karanlıkta koşarak yaklaşan iki silüet göründü, bu arada babam pikabın arkasına yöneldi. İki kardeşim uyanmış şaşkınlıkla olan biteni anlamaya çalışıyorlar, hep birlikte arabanın arka camından dışarıyı seçmeye çalışıyorduk. Kocaman sırt çantaları ve parkalarıyla nefes nefese koşuşturan iki gencin babama İngilizce bir şeyler söylediğini duydum. Babam da onlara arabanın arkasını göstererek “Atlayın… Atlayın” dediğini duydum. Onlar arkada yerleşip oturmaya çalışırken babamda pikabı çalıştırdı. İçimi müthiş bir sevinç kaplamıştı. O ıpıssız dağ başı birden şenlenmiş, kalabalıklaşmıştık. Gecenin hüznü ve kasveti eriyip gitmişti içimde. 1968 1970 yılları Tüm dünya gençliğinin en büyük ideali Nepal’e gitmek ve Nirvana’ya ulaşmaktı. İstanbul’dan Ağrı’ya uzanan geçiş yolları Eleşkirt’teki (Ağrı’nın ilçesi) bizim evin önünden de geçip Doğu Beyazıt’a doğru devam ederdi. Saçları tüm doğal halleriyle bellerine kadar uzamış gençler kimi kıvırcık saçlı, kimi sakallı sarışın, kimi kızıl beyaz tenli kızlar erkekler çoğunlukla üzeri açık jeeplerle kimileri minicik Fransız arabalarda, citroen’ler ,wolsvagenler karavanlarla bazen üzeri rengarenk boyalı minübüslerle kapımızın önünden geçerlerdi. Onlara bir anlık el sallama ve onlardan gelen bir Hi ,hello sözcüğüne bağrışarak cevap vermekle bizde o yolculuğun bir parçası ve o çiçek çocuklarının bir üyesi olurduk adeta ama küçük erkek çocuklar bize inat her geçen arabayı taşa tutup tüm kibarlığımızı yerle bir ederdiler. Bazen sırt çantaları ile otostop yaparak gidenlere rastlardık, yol boyunca peşlerinden bir süre gizlice takip eder çaktırmadan incelerdik. Şimdi Trabzon Erzurum yolu üzerinde Zigana ve Kop dağlarını aşıp gece yarısı karşımıza çıkan bu cesur çocuklar kim bilir hangi nedenlerle yollarını uzatıp rotalarını değiştirmişlerdi.
Dayanamayıp arkaya onlara bakma isteği duydum ama yoktular “Baba arabayı durdur aşağı mı düştüler!” Babam arkaya bakmak için kenarda durdu arabadan inince birden pikabın içine uzanıp üşümemek için üstlerini tamamen örten gençleri görünce gülmeye başladı. Onlar da ne olduğunu anlamaya çalışıp doğrulmaya kalkışınca“Tamam tamam , okey okey” diyerek tekrar direksiyona geçti.
Yarı uykulu yarı hayallerin ortasındayken babamın sesiyle kendimize geldik “Haydi bakalım şu ilerideki ışıklı yer lokanta. Bir şeyler yiyelim kendimize gelelim.”
Turistlerle birlikte küçücük lokantadan içeri girdik hep birlikte bir masaya oturduk. İçeride bulunan birkaç kamyoncu bize tuhaf tuhaf bakıp ne olduğu anlamaya çalıştılar. Babam “Haydi kızım konuş bakalım sen İngilizce biliyorsun nereden gelmişler ne yemek istiyorlar.” Ben orta okul İngilizcemi sayfa sayfa gözümün önünden geçirmeye çalışıp,yeni yeni öğrenmeye çalıştığım Mr. And Mrs Brown diyaloglarını anımsarken onlar da ben den çıkacak ilk soruyu merakla bekliyor gibiydiler.”How are you ? what is your name? My name is Aydan were you from? Are you eat ? water? this is bread kuru fasulye pilav hoşaf are you want?”
Hayatımın en uzun İngilizce konuşmasını İngiliz iki gençle yapmıştım. Lokanta’daki herkes onlarla konuştuğumu görmüş belki beni de İngiliz sanmıştı. Kimsenin böyle düşünmeyeceğini bile bile yine de ben öyle düşünmek istiyordum.
Sabaha karşı Eleşkirt’e gelmiştik. Babam o zamanın tek oteli önüne pikabı çekmiş turistleri arkada yattıkları yerden uyandırmaya çalışıyordu. “Haydin bakalım yolculuk buraya kadar, size oda ayarladım yatar sonra da yolunuza gidesiniz”
Ardından ben devreye girip onlara açıklamaya çalışıyorum “No mani no mani nothing okey… by by see you again gud night.”
Yolculuğumuzla birlikte benimde birkaç saat süren hippiliğim sona ermişti onlarla Nepal’e gidemesem de yolculuklarının bir bölümüne dahil olmuştum. Ben de bir çiçek çocuk, bir hippiydim.
Aydan Selman
Temmuz/ 2011
SİGARAYI BIRAKTIM FACEBOOK’A BAŞLADIM
Evet ben bir bağımlıyım, itiraf ediyorum herkesin önünde açıklıyorum. Bir facebook bağımlısı oldum. Yavaş yavaş, sinsi sinsi başladı bu bağımlılık. Ufak tefek paylaşımlar, üzerine söylenen hoş yorumlar, aynı zevklerde buluşulan yazılar, fragmanlar, fotoğraflar, şarkılar… Her önemli olayda tek yürek olmak ya da tam tersi farklı bakış açıları beni heyecanlandırıp ilgimi çektikçe, giderek bilgisayar başında daha çok vakit geçirme isteği uyandırdı bende. Sonrasında bu durum bilgisayar ve benim aramda bir masa tenisi maçına dönüştü. Sürekli paslaşmalar, topu karşılayıp geri verme heyecanı ve bitmeyen bir turnuva…
Havalar soğuyup eve daha çok bağlandığım şu günlerde bağımlılığımın en üst noktasına geldiğini fark ettim. Başlangıçta işim bittiğinde bakarken şimdi sigara tiryakisi gibi her on beş dakikada bir kendimi bilgisayar koltuğunda oturur buluyorum. Kulağımda kocaman kulaklıklar ve yüzümde sürekli değişen bir ifade. Kederli, şaşkın ama en çok ta gülen bir yüz, bazen herkesin sessizliğini koruduğu bir anda kendi kendine kahkaha atan biri.
Dışarıdan bakınca çok vahim görünebilir ama ben çok mutluyum özellikle kitap okuma konusunda hep bana bir faydası da dokunsun mantığıyla eskiden ansiklobedik bilgileri biyografileri, araştırma ve karşılaştırma yazılarını romanlardan daha çok seven biri olarak elimin altındaki hızla önüme açılan deryayı çok seviyorum. Bilgiler ve birbiri ardına açılan yüzlerce ardışık pencereler… Her konu hakkında çoğul çeşitlemeler…
Sevmek, sevilmek… İletişim kurmak, dostluk ve arkadaşlık… Günümüz koşullarında gitgide elde edilmesi zor kavramlar. Karşı komşunun adını sanını bilmez, bir merhabayı bile esirgenken, en yakınımıza bir telefon dahi açamazken sadece minicik bir beğen tuşuna basıp, aralardaki belki de yüzlerce kilometreyi sıfırlatan dostluk eylemine dönüşme hikayesi…
Fakat şöyle bir durum var. Siz şimdi nasıl olsa Aydan Selman’la bir dostluğumuz oluştu, bu kadar samimi olduk, haydi bir ziyaretine gidelim kimbilir ne güzel vakit geçiririz diye düşünürseniz aldanırsınız. Çünkü yüzünüze bakmam, sizinle facebook’tan konuşurum.
“Ne içersiniz? “
“Kahvenizi nasıl alırdınız?”
Sonrasında kahve resmi bulup size gösterebilirim. Ardından “Afiyet olsun” diye yazarım.
Her konuda saatlerce sohbet edebilirim ama face’den…
Dedim ya ben bir facebook bağımlısıyım…:))
Havalar soğuyup eve daha çok bağlandığım şu günlerde bağımlılığımın en üst noktasına geldiğini fark ettim. Başlangıçta işim bittiğinde bakarken şimdi sigara tiryakisi gibi her on beş dakikada bir kendimi bilgisayar koltuğunda oturur buluyorum. Kulağımda kocaman kulaklıklar ve yüzümde sürekli değişen bir ifade. Kederli, şaşkın ama en çok ta gülen bir yüz, bazen herkesin sessizliğini koruduğu bir anda kendi kendine kahkaha atan biri.
Dışarıdan bakınca çok vahim görünebilir ama ben çok mutluyum özellikle kitap okuma konusunda hep bana bir faydası da dokunsun mantığıyla eskiden ansiklobedik bilgileri biyografileri, araştırma ve karşılaştırma yazılarını romanlardan daha çok seven biri olarak elimin altındaki hızla önüme açılan deryayı çok seviyorum. Bilgiler ve birbiri ardına açılan yüzlerce ardışık pencereler… Her konu hakkında çoğul çeşitlemeler…
Sevmek, sevilmek… İletişim kurmak, dostluk ve arkadaşlık… Günümüz koşullarında gitgide elde edilmesi zor kavramlar. Karşı komşunun adını sanını bilmez, bir merhabayı bile esirgenken, en yakınımıza bir telefon dahi açamazken sadece minicik bir beğen tuşuna basıp, aralardaki belki de yüzlerce kilometreyi sıfırlatan dostluk eylemine dönüşme hikayesi…
Fakat şöyle bir durum var. Siz şimdi nasıl olsa Aydan Selman’la bir dostluğumuz oluştu, bu kadar samimi olduk, haydi bir ziyaretine gidelim kimbilir ne güzel vakit geçiririz diye düşünürseniz aldanırsınız. Çünkü yüzünüze bakmam, sizinle facebook’tan konuşurum.
“Ne içersiniz? “
“Kahvenizi nasıl alırdınız?”
Sonrasında kahve resmi bulup size gösterebilirim. Ardından “Afiyet olsun” diye yazarım.
Her konuda saatlerce sohbet edebilirim ama face’den…
Dedim ya ben bir facebook bağımlısıyım…:))
Aydan'ın Pazar Güncesi
Bugün 26 Haziran 2011
Günlerdir bir açıp bir kapayan hava ve metrolojinin fırtına, sağanak yağmur uyarısı dışarı ile işim olmadığı halde beni her zaman ki gibi gereksiz beklentilere, iç huzursuzluklarına salmış garip bir mutsuzluk yaşıyorum. Gerçekte buna mutsuzluk denilemez çünkü bir yanım çok neşe, dolu, umutlu, hatta gereksiz taşkınlık yapabilecek kadar coşkuluyken bir yanımda büyük bir melankoli…Aslında Bu duygunun farkına bile varamayacak kadar kendimden uzaklaşmış, yapmam gereken her gün ki rutin işlerle haşır neşir, her soluklanmada kendimi bilgisayar karşısında bulurken sanırım sanallık ve gerçeklik arası bir boşluğa düştüm.Bu hayal gezegeninde dolaşmayı çok seven ve her olayı bir de gerçeküstü boyutuyla şekillendiren benim gibi biri için sıradan bir durum, çünkü biz ailece hemen her olay hakkında ki konuşmamızda konu dönüp dolaşıp içimizden birimizin fantastik bakış açısıyla kurgulanır buna bir de kendi içsel kurgumu eklediğimde kendimi hep “Pan’ın labirenti”nde bulurum. Hepimiz öyle değil miyiz?
Pazar yeri… Gerçek…
Kenarı yüksek duvarlarla çevrili, yeşil ağır brandaların güneşi sızdırmadığı küçük sebze pazarı… Girişinde küçük bir çocuk karton kutuya koyduğu civcivlerini satıyor. Marketteki sıralı fabrikasyon ürünlerine benzetmeye çalıştığı bir tanzim şekliyle bir bölmede sarı, bir bölmede siyah ve son bölmede rengarenk boyanmış ponpon civcivler. Satıcıların bağırışları civcivlerin sesini çoktan yok etmiş. Yedi mısır beş lira… Taze balık… Al abla papaz eriği çok tatlı… Çanakkale domates, verim mi iki kilo… Pazarcının önüme fırlattığı erik poşetini yakalamaya çalışırken birden turuncu kayısıyı avucuma koydu.”Tadına bak, yemeden alma !” Yıkamadan yeme konusunda tereddüt yaşarken birden kokusunu hissettim. Çocukluğumda kayısı ağaçları ile dolu bir evde yaşamıştık yedi yaşlarında falandım tüm bahçeye sinmiş kayısı kokusu kurutulmaya ayrılan ballı kayısıların iç bayıcı buram buram kokuları… İşte yaşantımızdaki gerçekliği sanallıktan ayırt edebilecek tek olgu sanırım kokular. Pazarın her köşesine ayrı bir rayiha çökmüş, tümüne de Pazar kokusu…
Bilgisayar başı… Sanal…
Pazarın tüm kokuları poşetler boşaldıkça mutfağa yayıldı, en keskinleri taze nane ve reyhan. Bilgisayar koltuğuna oturduğumda hala pazarın kokusunu hissedebiliyorum. Ekranda sevdiğim profil yüzler, sevmediğimin zaten sayfamda işi ne… Bir de çok sevdiklerim var ve hatta hiç tanımadığım halde en çok sevdiklerim var. Çok asırlar önce insanoğlu sadece yaşadığı bölgede kendi tanıdıklarını sevmiş onları hayal etmiş. Şimdi hepimizin bir sanal bir de gerçek dünyası var. Mesela zenci arkadaşım var Arty bol çocuklu genç bir kadın, iki elim kanda da olsa onun sanal oyun arkadaşlığına hayır diyemiyorum ve her oyunu için her gün hediye gönderiyorum. Pakistanlı iki genç ve Romanyalı güzel bir kız ve daha birkaç isim. Uzakdoğu’dan ressam arkadaşım adını bile telaffuz edemediğim. Yurt dışında yaşayan dostlarım. Bir de tüm bu düşünceleri irdeleten bir ruh var uzaklarda ama kalbimin tam orta yerinde. Kızım kadar, kız kardeşim kadar can hatta kendimden bile… Fantastik filmlere bayılırım. Oradaki anlatılan gerçeklik işte yaşarken farkedemediğimiz ama içinde bizimde var olduğumuz diğer gerçeğimiz. Ben bu gün rüzgarın gücünü saçlarımda ve tüm dünyanın kokularını içimde hissettim. Julide’min okyanus ve İstanbul kokuyor bakışları… Arty, Mısırlı Sameh ve diğerleri ellerini tutmuşçasına hepsini hissediyorum. Sevgi sıcaklığı kokuyorlar. Çok mutluyum ve mutsuz, çok sanal ve çok gerçek…
Günlerdir bir açıp bir kapayan hava ve metrolojinin fırtına, sağanak yağmur uyarısı dışarı ile işim olmadığı halde beni her zaman ki gibi gereksiz beklentilere, iç huzursuzluklarına salmış garip bir mutsuzluk yaşıyorum. Gerçekte buna mutsuzluk denilemez çünkü bir yanım çok neşe, dolu, umutlu, hatta gereksiz taşkınlık yapabilecek kadar coşkuluyken bir yanımda büyük bir melankoli…Aslında Bu duygunun farkına bile varamayacak kadar kendimden uzaklaşmış, yapmam gereken her gün ki rutin işlerle haşır neşir, her soluklanmada kendimi bilgisayar karşısında bulurken sanırım sanallık ve gerçeklik arası bir boşluğa düştüm.Bu hayal gezegeninde dolaşmayı çok seven ve her olayı bir de gerçeküstü boyutuyla şekillendiren benim gibi biri için sıradan bir durum, çünkü biz ailece hemen her olay hakkında ki konuşmamızda konu dönüp dolaşıp içimizden birimizin fantastik bakış açısıyla kurgulanır buna bir de kendi içsel kurgumu eklediğimde kendimi hep “Pan’ın labirenti”nde bulurum. Hepimiz öyle değil miyiz?
Pazar yeri… Gerçek…
Kenarı yüksek duvarlarla çevrili, yeşil ağır brandaların güneşi sızdırmadığı küçük sebze pazarı… Girişinde küçük bir çocuk karton kutuya koyduğu civcivlerini satıyor. Marketteki sıralı fabrikasyon ürünlerine benzetmeye çalıştığı bir tanzim şekliyle bir bölmede sarı, bir bölmede siyah ve son bölmede rengarenk boyanmış ponpon civcivler. Satıcıların bağırışları civcivlerin sesini çoktan yok etmiş. Yedi mısır beş lira… Taze balık… Al abla papaz eriği çok tatlı… Çanakkale domates, verim mi iki kilo… Pazarcının önüme fırlattığı erik poşetini yakalamaya çalışırken birden turuncu kayısıyı avucuma koydu.”Tadına bak, yemeden alma !” Yıkamadan yeme konusunda tereddüt yaşarken birden kokusunu hissettim. Çocukluğumda kayısı ağaçları ile dolu bir evde yaşamıştık yedi yaşlarında falandım tüm bahçeye sinmiş kayısı kokusu kurutulmaya ayrılan ballı kayısıların iç bayıcı buram buram kokuları… İşte yaşantımızdaki gerçekliği sanallıktan ayırt edebilecek tek olgu sanırım kokular. Pazarın her köşesine ayrı bir rayiha çökmüş, tümüne de Pazar kokusu…
Bilgisayar başı… Sanal…
Pazarın tüm kokuları poşetler boşaldıkça mutfağa yayıldı, en keskinleri taze nane ve reyhan. Bilgisayar koltuğuna oturduğumda hala pazarın kokusunu hissedebiliyorum. Ekranda sevdiğim profil yüzler, sevmediğimin zaten sayfamda işi ne… Bir de çok sevdiklerim var ve hatta hiç tanımadığım halde en çok sevdiklerim var. Çok asırlar önce insanoğlu sadece yaşadığı bölgede kendi tanıdıklarını sevmiş onları hayal etmiş. Şimdi hepimizin bir sanal bir de gerçek dünyası var. Mesela zenci arkadaşım var Arty bol çocuklu genç bir kadın, iki elim kanda da olsa onun sanal oyun arkadaşlığına hayır diyemiyorum ve her oyunu için her gün hediye gönderiyorum. Pakistanlı iki genç ve Romanyalı güzel bir kız ve daha birkaç isim. Uzakdoğu’dan ressam arkadaşım adını bile telaffuz edemediğim. Yurt dışında yaşayan dostlarım. Bir de tüm bu düşünceleri irdeleten bir ruh var uzaklarda ama kalbimin tam orta yerinde. Kızım kadar, kız kardeşim kadar can hatta kendimden bile… Fantastik filmlere bayılırım. Oradaki anlatılan gerçeklik işte yaşarken farkedemediğimiz ama içinde bizimde var olduğumuz diğer gerçeğimiz. Ben bu gün rüzgarın gücünü saçlarımda ve tüm dünyanın kokularını içimde hissettim. Julide’min okyanus ve İstanbul kokuyor bakışları… Arty, Mısırlı Sameh ve diğerleri ellerini tutmuşçasına hepsini hissediyorum. Sevgi sıcaklığı kokuyorlar. Çok mutluyum ve mutsuz, çok sanal ve çok gerçek…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















