13 Nisan 2016 Çarşamba

Artık Ruhumuz Yok, Profilimiz Var!

Eskiden babalar boş zamanlarını kapı önünde duran arabalarını tamir etmekle geçirirdi. Çevresinde neşeyle misket oynayan çocukların sesiyle. Anneler radyoda “Bir bahar akşamı rastladım size “ şarkısına eşlik ederek, mikserleri olmadığı için çatalla mayonez yapma derdindeyken. Evin genç kızı çaydanlıkla ısıttığı suyla saçlarını yıkardı. Küçük kardeşi ona suyu dökerken, mahallede kendini asmış adamla ilgili konuşurlardı söz gelimi. Çok korktuklarını ve anlatılanlardan gece uykularının kaçtıklarından bahsederlerdi… Şimdi ne eski araba ne de misket kaldı, teknoloji mutfağımızda kahvemizi bile yapar oldu. Teknoloji o kadar gelişti ki tüm his durumundan, kim kimin fotosuna ne yorum yazmış, yer bildirimlerinden yediğimiz yemeğe kadar her şeyimiz ortada. Dünyada her zaman ki gibi savaş var, ülkemizde iç savaş ve terör tüm acılarıyla devam ediyor, bir yerlerde birileri tecavüze uğruyor, şiddete maruz kalıyor. Teknoloji iş başında mobeseler ve anında çekilen görüntülerle saniye saniye yaşanılan her olayı bizde tekrar ve tekrar izliyoruz. Birkaç dakikalık insani tüm duygularımız harekete geçiyor ama şoku çabuk atlatıyoruz, çünkü daha korkunçlarını da yaşadık ve birazdan yeni bir haber düşecek önümüze. Çoluk çocuk izleyeceğiz. Çocuklar bilgisayar oyununda kafa kesmece oyunlarını, savaş strateji oyunlarını zevkle oynamaya devam edecekler. Edip Cansever “ Bu düzen size insanlığımızı unutturacak” demiş ya. Ben şimdi kaybettiğimiz o güzel insani ruhu arıyorum, hava güzel, kuşlar yine aynı şekilde cıvıldaşıyor, ama eksiğiz… Bir türkü duysak, bize biz olduğumuzu hatırlatan... Acep değişir mi dünya?

Aş ve Aşk

Eskiden, çok eskiden günler uzun, zamanlar genişmiş. Kanuni Sultan Süleyman savaşa gönderdiği ordusu fethedeceği şehre gelmesi haftalar sürer, bir ulaktan haber almak için günlerce beklermiş. Şimdi bir tek söz ve bir parmak dokunuşu ile bir şehri bombardıman altında bırakmak dakikalar içinde oluyor, dünyanın bir ucundan bir yere varmak sadece saatlerle gerçekleşiyor. Mevsim kavramları bile kısalmış acele ile dört mevsim iki mevsim gibi geçerken, saatlerle değil saniyelerle, metroyu, uçağı kaçırdığımız, hep bir koşturmaca ile geçen zamanlardayız. Çarçabuk yenen fast food yemekler, her saniye internette önümüze yağmur gibi yağan alakasız binlerce sözcük, video, dünyanın tüm haberlerini aynı anda dinleyen kulaklarımız ve her olaya ayrı tepki veren kalbimiz.Bitki ve hayvan türleri giderek yok olurken insanlar hıncahınç dünyayı doldurmakta ve her birey bu kalabalığın ortasında kendi var olma savaşını yaşamak zorunda, her çeşit savaşla! Irk, iktidar, mezhep savaşlarının yanında bir yandan da hayatta kalabilmek ve diğerleri ile yarışabilmek savaşı. İyi bir öğretim ve de iş bulmak hayat koşullarına karşı zorunlu kazanacağımız para için verdiğimiz uğraş… Peki hayallerimiz! İdeallerimiz… Ruhumuza hitap eden iş ve yaşam koşulları! Hepsini rafa mı kaldıracağız? Durup nefes almadan bir an bile kendimize bakamadığımız bir ömür geçerken, bir yandan da çevre baskısı ve hayatın bizi köşeye sıkıştırmasını engelleyemiyoruz. Bu durum da çağın mutsuzluğunu yarattı. Tatminsiz ve tahammülsüz bireyler olduk .Oysa ki bu dünya bize iki tanecik mutluluk vadetmişti, aş ve aşk… Aş olmadan aşk olurdu belki ama aşk olmadan hiçbir aş bir işe yaramazdı. Ve şairin dediği gibi “Ah, kimselerin vakti yok. Durup ince şeyleri anlamaya…”

Aydan Selman

16 Mart 2015 Pazartesi

MİNKA ABLA

Kitabevinin ağır cam kapısını iterek içeri girdi. Hırçın rüzgarın yüzene kırbaç gibi vuran yağmur damlaları klimalardan gelen sıcak havayla ısındı, yüzüne yayıldı. Kalın ıslak kaşkolünü boynunda gevşetip ucuyla yüzünü çaktırmadan sildi. Bir an ne yapacağını bilemeden duraladı hoparlörden yayılan hafif müzik ve yumuşak ışıklarla gevşedi, montunun fermuarını açtı  ve ne alacağını hatırladı. İş yönetimi,pazarlama ile ilgili kitapların satış reyonunu bulmak için ilerledi, üst kata çıkan basamaklara geldiğinde arkasından birinin ona seslendiğini duydu, “excuse moi,” bir kadın Fransızca afedersin diyerek ondan yol istemiş bir sıçrayışta önüne geçip merdiveni tırmanmıştı. Murat ne olup bittiğini anlayamadan kadın kalabalığın arasına karışıp reyonlarda aniden kaybolmuştu. “excuse moi…” ne kadar güzel söylemişti, kibarca iç gıcıklayan bir sesle arkadan gördüğü siyah deri ceket ve omuzlara dökülen parlak kahverengi saçlardı. “excuse moi…” Bu ses kulağından gitmiyor sürekli tekrarlanıyordu. Gülümsedi ve içinden o da cümleyi tekrarladı. Sessizce dolaşan insanların arasında hoparlörden gelen müzik eşliğinde kendini bir film sahnesinin jönü gibi hissetti. Eliyle saçlarını düzeltip ne alacağını tamamen unuttu. Kadınla yüz yüze gelme ihtimalini düşünüp yalancıktan bir ilgiyle başka reyonlara gitti.Yabancı biri ne alabilir, tutup en çok satanlar kısmından bir Türk hikayesi almazdı herhalde, olsa olsa yabancı dilde yazılmış kitapların reyonunda olur düşüncesiyle üst bölümde yazılan reyon başlıklarını okuyarak ilerledi.

Birden onu gördü yere çömelmiş alt raftan bir kitabı inceliyordu. Bakıp bakmama konusunda kararsız kaldı ilgisizce yanından geçerken bir an eğilen yüzünü gördü. Esmerdi, zayıftı. Makyajsız yüzü ölgün ışıklarda daha bir sert görünüyordu. Güzel değildi ama sesi… Yanından geçti ve karşısında duran dünya edebiyatından başlıklı reyonda durdu. Elini öylesine uzattı sıkışık kitapların arasından rastgele bir kitap çekti.

“Minka Abla…” Hah… Yıllarca aklına gelmeyen neredeyse çocuk yaşta okuduğu Panait İstrati’nin kitabı. Birden eski bir tanıdığına rastlamanın mutlu güveniyle avuçladı kitabı. Konusunu hatırlamıyordu bile, nasıldı? Panait İstirati’nin neredeyse tüm kitaplarını okumuştu ve en sevdiği yazardı bir zamanlar ama  şimdilerde en sevdiklerimin arasında diyemiyordu çünkü o başka bir dildi başka bir ruh bambaşka bir anlatımdı. Şimdiki gençler okur muydu? Okumazlar diye düşündü bize hocalarımızın ilk önerdikleri Türk ve dünya edebiyatından klasiklerdi. Tolstoy,  John Steinbeck, Ernest Hemingway, Dostoyevski, Gogol… Ve daha bir sürü yazar.

 “Ben,” demişti bir keresinde arkadaşına önce bir yazardan başlayacağım onun tüm kitaplarını okuyup sonra diğerlerine geçeceğim. Hem biri onun hakkında bir şey sorarsa ne kadar bilgili olduğumu da görecek. Arkadaşı “Bence yanlış düşünüyorsun her yazarın birer kitabını okumakla başla işe, bir ortamda hangisinden bahsederlerse onunla ilgili söyleyecek bir sözün olur, falanca kitabında şundan bahsediyor diye hava atarsın.” Kızlar okuyan erkeklere bayılırlar. Aklı karışmıştı o an ama o yıl hayatı boyunca okuyamayacağı kadar çok kitap okumuştu. Arkadaşıyla lisenin kütüphanesine gider desteyle kitap alırdılar.

Birden kadının kasalara doğru ilerlediğini gördü ve hemen ardından seyirtti, elinde Minka Abla kitabıyla kadının arkasında durdu. Sıcak esen klimadan havayı koklamaya çalıştı. Kadının parfümümü, yoksa kitapçıda çiçek kokan air fresh kokusu muydu anlayamadı kokusunu ama sesini tekrar duydu.
 “Merci beaucoup,” kadın uzaklaşırken kitabı kasiyer kıza uzattı. İçinde kısacık geçen anların tatlı telaşı ve geçmişe uzanan yolculuğunun tadıyla dışarı çıktı.Geceye, yağmura karıştı. “Bonjour İstanbul… Je t'aime…Minka Abla...
 AYDAN SELMAN

23 Ocak 2014 Perşembe

RADYO TİYATROSU

     Babam uzandığı divanda her zaman cebinde taşıdığı küçük çakısını çıkarmış, elindeki kol saatinin arkasındaki minik vidayı sökmeye çalışıyordu.
“Kızım yakın gözlüğümü getir!”
Kucağımdaki ders kitabının açık sayfasını kaybolmasın diye koltuğun üzerine ters çevirerek yerimden doğruldum. Önü camlı minicik büfenin üzerinde duran siyah kalın çerçeveli gözlüğü babama uzatırken bir yandan da radyonun sesini biraz açtım.
“Anne!” diye içeriye doğru seslendim.
“Piyes başlıyor!”
Annem buz gibi soğuk mutfakta sobada kaynattığı suyla bulaşık yıkıyordu.
“Sesini açın radyonun geliyorum...”
Televizyonla henüz tanışmadığımız ama ismini giderek daha sık duymaya başladığımız yıllarda tek eğlence ve haber alma aracımızdı radyo... Sabah uyanır uyanmaz ilk yapılan şey radyonun düğmesini açarak güne başlamak ve son ajansla geceyi bitirmekti. Radyo dinlerken tüm işlerinizi de beraberinde yapabilirsiniz, ona ayıracak artı bir zamana ya da harcamanız gereken enerjiye ihtiyaç yoktur. Nerede olursanız olun,ne yaparsanız yapın bir kulağınız onda olsun yeter.
Annem bir sıcak bir soğuk suya daldırdığı elleri kıpkırmızı içeri girdi. Elinde yıkayıp getirdiği bir kase içinde elma ve portakallar vardı. Uzanıp aralarından en kırmızı görünen elmayı aldım ve radyonun yanındaki sandalyeye oturdum, hatta biraz daha ileri gidip, büfenin üzerinde duran kocaman Gurindig marka radyonun ön cephesinde bulunan kumaş kaplı bölüme başımı dayadım. Sesini biraz daha açtım.
“RADYO TİYATROSU !!!”
İşte beni heyecanlandıran ve her seferinde bambaşka bir dünyanın kapısını aralayan adamın mikrofonik, ekolu ve güçlü sesi .
Bilmem kimin (Her hafta yeni bir oyun ve yazarı) aynı adlı eserinden,”Aynı" adlı eser kelimesi daha da küçükken pek anlamlandıramadığım sözcüktü ve her yazarın aynı adlı eseri mi var diye düşünmeden edemezdim çocuk mantığımla…
Aynı adlı eserinden, radyoya uyarlayan Mahir Canova…. Rol alan sanatçılar;
Yıldırım Önal, Nurşen Girginkoç, Macide Tanır, Semih Sergen, Sönmez Atasoy,Cihan Ünal,Sezai Altekin,Rüştü Asyalı, Işık Yenersu, Birsen Kaplangı, ve adını sayamadığım diğer değerli sanatçılar… Başrollerde genellikle Tijen Par ve Kerim Avşar’la hayallerimizdeki sahne ve kendi muhteşem kurgumuzla oyun başlardı. Birde tüm bunları daha da gerçekçi kılan şey vardı ki o da ses efektiydi. Radyo Tiyatrosunun en önemli olmazsa olmazı… Efekt; Korkmaz Çakar…Televizyon dünyamıza girdiği günden sonra radyolarımızın sesi gitgide hayatımızdan silindi. Ruhumuza beynimize işlemiş, bizim hayal denizlerine açılmamızı sağlayan o özel sesler yok artık.

kendiMe ait bir oda...

       Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir oda” kitabını sonunda  okudum.
 Kitapta özet olarak yazar, erkeklerin kadınlara hep yönelttiği soruya cevap arıyor  “bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz, neden shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”
      Virginia Woolf bu sorunun cevabını 16 yüz yıldan kendi yaşadığı döneme kadar geçen süre içinde kadının konumundan, toplumdaki yerini ve bu değer yargıları karşısında gösterdiği hareket biçimlerini anlatıyor ve de kadın yazarların bunu hangi şartlarda sağlayabildiğini… ve şöyle sesleniyor kadınlara: “para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın.”
    Şimdi baktığımda kadının tarihsel süreçte kazandığı haklar açısından konumunda fazla bir gelişme olmadığını üzülerek görüyorum.Gelişmiş birkaç ülke dışında özellikle müslüman ülkelerde hala tecavüze uğrayan ve bu yüzden de kendisi suçlanıp idam edilen,sürekli erkek tacizlerine maruz kalan ve hayatını kaybeden kadınlar ve en modern görünen erkeklerin yanında bile zaman zaman ikinci planda kalan kadınlar. Toplumlarda cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil düzenin devam etmesi, eğitimde, iş hayatında ve sosyal alanlarda erkek egemenliği, kadının birçok işte var olmasını geciktirmiştir. Günümüzde her konuda eşitlenilse bile tarihten bugüne yaşanılanlar  kadınların düşünce yapısında ve üslubunda  ister istemez bir sansür ve de kısıtlama getirmiştir ki kurgulama ve yaratıcılık açısından erkeklerden çok üstün olduklarını bilmemize rağmen.
     Kitapta shakespeare’ın kız kardeşi olsaydı ona aynı ortamlar sağlanır mıydı ve durumu nasıl olurdu kurgusunda maalesef kitap yazmaya ve kardeşi gibi olmaya çalışırken 20 yaşına geldiğinde öldüğünü görüyoruz. Demek ki bir kadın  deha yaratma konusuna engel olan yine erkekler…
     Kendimle ilgili kısma gelince,günümüz koşullarına uygun ben de bu durumu biraz farklı da olsa yaşıyorum ve sancılarım hep bu yüzden, evde kendime ait bir odamın olmayışı…Ama şunu keşfettim aslında benim bir odam var (mış)…Eskiden hiç yanımdan ayırmadığım günlüğüm,karalama defterlerim ve şimdi her sabah bilgisayarımı açtığımda sosyal medya,müzik,google yanında açtığım word dosyam. Evet benim odam tüm düşüncelerimi, o an ki duygularımı özgürce dağıttığım sonra da istediğimde yerli yerine yerleştirdiğim sadece bana ait bir oda,.. kapısı ve ışığı hep açık odam… 
Aydan Selman / 2014

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Parkın Ölümü...

Bir park öldüğünde ne olur? Ağaçlar ölür ve o ağaçlarla birlikte o parkta yaşayan tüm canlılar ölür. Ağacın kurdu, çimenin karıncası, böcekleri hepsi enkaz altında kalır. Kuşlar konacak dallarını kaybeder kediler, köpekler yaşadıkları alanlarını. Ya insanlar... Nefes alıp soluklandıkları huzuru hatırladıkları,sevgiliyle baş başa buluşup konuştukları, doğayı içlerinde hissedebildikleri tek yer parkları öldüğünde artık hiç göremeyecekleri sevdiklerini kaybetmiş gibi olurlar. Yürekleri ince bir bıçakla kesilmiş gibi sızım sızım kanar. Bu bilinçle yapılan bir eylem değildir ama genlerimize işleyen bir açık alan sevgisi doğayla bütünleşen bedenimizin verdiği bir tepki. Daha önce hiç görmediğimiz bir yer de olsa, dünyanın herhangi bir köşesinde, o parkın

insanlar ve canlılar için ne anlama geldiğini çok iyi biliriz. Şu an elimizden bir şey gelsin ya da gelmesin bir parkın ölümünün ne olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Yeni nesil kim bilir kaç yaşındaki ağaçları ile ölen Gezi Parkı gibi bir parka sahip olabilmeleri için ömürleri yeter mi bilmem ama sonsuza dek yaşatabilmek mümkün... Aydan Selman

28 Kasım 2012 Çarşamba

AĞRI DAĞINDAN UÇTUM


Çok çok uzaklarda dumanlı başından karları hiç eksik olmayan, eteklerinde keçeden heybeleriyle hayvanlarını otlatan çobanların yaşadığı ulu kocaman bir dağ varmış. Issızlığın ortasında koyunların boyunlarındaki çıngırak seslerinden, çalıların arasında gezinen rüzgar fısıltısından başka ses duyulmayan yerden, birkaç yeşil ağaç ve ince ince tüten dumanlarından köy olduğu fark edilen taşa toprağa bulanmış evlerine bakarmış çobanlar. Bütün gün hayal kurmaktan başka yapacak hiç bir şey bulamadan alabildiğine uzanan boz ovalara , kıvrılarak giden toprak yollara , o yolların minik tepelerin ardında kayboluşlarına ve başka yerlerdeki başka hayatlara uzanışlarına bakar, hayal etmeye çalışırlarmış hiç bilmedikleri hiç görmedikleri şeyleri…O yollardan gelenlerin anlattıkları da bir sonraki günün hayallerini daha zengin kılarmış. Işıklı şehirler, apartmanlar, kalabalık caddeler, deniz, vapur, beyaz tenli, çıplak bacaklı , sarı saçlı kadınlar, para karşılığında alınan şeyler.
               Heybelerinden çıkarttıkları tandır ekmeği ve bir baş soğanı yerken; baklavayı, kebapları, dumanları üzerinde bol kepçe lokantaları düşünürlermiş. Henüz şehre inmemiş bu kara kuru genç çobanlar hiç bilmeden, sadece anlatılanlardan yola çıkarak… Çeşni olsun diye azıklarının yanında kuş ekmeği, boğa dikeni, ışkın’ı  kaçakçılardan aldıkları işlemeli çakıları ile soyar temizler, ekmeklerine katık ederlermiş. Çalılardan koparttıkları dikenle dişlerini karıştırırken toprağa uzanıp, göğün içinden doğup aşağılara ayak uçlarına kadar inen kocaman dağa bakarlarmış. Biraz ürkek, tedirgin ve saygıyla hayalleri yön değiştirir, dağla ilgili anlatılanları düşünmek istemeseler de yine de her biri ardı  ardına üşüşürmüş akıllarına.  
            Sihirli bir dağmış burası. Tepesinde ne varsa , o karların buzların zirvesinde, mitolojik bir canavar mı yoksa yanındaki küçük kız kardeşi olan dağla geçinemeyen aksi bir kadının  taşa   çevrilmiş kötü ruhu mu? Bu dev dağ kadın kimsenin yukarı çıkmasına izin vermezmiş. Dünyanın dört bucağından dağcılar gelip tüm gün dağa çıkar, hava karardığında uyumak için kamp kurarlarmış  Yarına zirveye biraz daha yakın olacağız sevdasıyla uykuya dalar, gözlerini açtıklarında kendilerini aşağılarda başladıkları noktada bulurlarmış. Dağ onları bir türlü misafir etmek istemezmiş, ileriye gitmek isteyenler karlı bölgeleri aşıp zirveye yaklaşırken… Kimi zaman da yutarmış dağ onları, sislerin içine hapseder kimilerini aşağılara sonsuz kuyu gibi boşluklara itiverirmiş. Bu dağın en büyük sırrı ki bunu tüm evrende merak etmeyen yokmuş. İçinde bir gemi barındırırmış. “ Nuh’un Gemisi
                   Çocukluğum Ağrı Dağ’ının yakınında Ağrı şehrinin Eleşkirt  kasabasında geçti. Bazen Nadime Nine’nin anlattığı öykülerine karışırdı Ağrı Dağı Efsaneleri. Şadyan Köy’ünden evine, torunlarına bakabilmek için ekmek toplamaya  -Öyle söylerdi-  yürüyerek iki büklüm inerdi kasabaya.  Her gün çamaşır yıkamaya bir eve gider ,yıkadığı çamaşırların karşılığında evin hanımı ona, un ekmek, ya da evde ne varsa köyüne götürebileceği eski giysiler, ayakkabı ıvır zıvır verir, gün batarken sırtında çuvalı dönerdi köyüne. Bize geldiğinde o çamaşırları sıcak suda kızarmış ve buruş buruş olmuş elleriyle çitilerken bende onun yanı başına oturur ”Haydi hikaye anlat!” diye tuttururdum
             “Ben hikayat mikayat bilmirem, bilsem de söylemirem.” diye söze başlardı. Ardından upuzun tekerlemesine başlayınca anlatmayacak  mı kaygısı neşeye karışır, onun dişsiz ağzına biriken iğrenç beyaz akıntıya aldırış etmeden dudaklarından, ağzından bal akıyormuş gibi pür dikkat dinlerdim onu. Şimdi anlattığı öykülerin sadece büyüsü kaldı aklımda. Uzun yıllar önce yaşadığım o kente dair de her şeyin sadece büyüsü…
Her yaz bir yanda sapsarı buğdayların saplarından ayrılması için kızak gibi iki hayvanın  çektiği dövene biner,  taze buğday kokusuyla başak sarısı bir dünyanın içinde başım dönene dek masmavi gökyüzü ve pamuk beyazı bulutlarla kendimden geçinceye kadar dans ederdim. Bu dansımı kışın buz tutmuş kentin ana caddesinde atların çektiği kızakların üzerinde , kirpiklerim buz tanecikleri ile doluşurken, gökyüzüne başımı kaldırır, milyonlarca kelebeğe benzeyen kar tanecikleri ile sürdürürdüm
            “For your informatıon”, “My my Delilah”, “Yesterday”, “Ayrılanlar için” … Plaklar dönerken minicik pikabımda , dans ederdim. Uzun saçlarım Yoko Ono gibi ortadan ayrık ve hep gözlerimi kapatırdı. Babam kızardı. “Şu saçlarını arkadan toplasana, yemek yerken içine girecek. hem de güzel yüzünü kapatıyorsun” On üç yaşındaydım ama kocaman bir genç kız gibi görünüyordum. Kürt delikanlıların gözü bende. Kimisi pencerenin içine aşkından deli divane olduğunu yazan pusula koyuyor, kimisi küçük kardeşi ile bana haber uçurtuyor; “Ağabeyim seni kaçıracakmış.”  Okula giderken başımı yerden kaldıramıyorum. Dükkanların önünde dizilmiş gençler sırıtarak kızlara laf atıyorlar. Hepsinden nefret ediyorum. Ağlıyorum, sinirleniyorum. Ben benimle ilgilenmeyen büyük erkekleri beğeniyorum. Komando giysileri içinde teğmenleri, Kente zaman zaman gelen sarışın kibar misafirleri , Cüneyt Arkın’ı  özellikle Nepal’e gitmek için yollara düşmüş, her gün kapımızın önünden geçen turistleri. Hippi çağını yaşıyorduk. Amerika’dan Avrupa’dan rengarenk boyanmış  minübüsleri  üstü açık jipleri , sırtlarında  parkaları, uzun saçları rüzgarda savrula savrula  kızlı erkekli binlerce insan… Yakışıklı, genç tüm çiçek çocuklar hepsi bizim kapımızın önünden geçip, mavi gözleri ile bana gülümsüyordu. Ben de onları “Bye  bye “diye bağırıp el sallayarak uğurluyordum. O zaman onların nereye gittiklerini bilmiyordum. Turist görmek o kadar sıradandı ki bizim için, tek istediğim onların jipine binip, tekrar geri gelebileceğim yere kadar onlardan biriymişim gibi birlikte seyahat etmek..     
                Bir keresinde bu hayalim gerçek olmuş, Zigana Dağ’ında gece vakti otostop yapan iki turist genci babam arabamıza almıştı. Orta iki öğrencisi olan ben, babamın ısrarlarıyla onlarla İngilizce konuşmuştum. “Hello”,  “ How  are you?”,  “Thank you”,  “Wath is your name?” ne müthiş bir geceydi benim için. Birlikte bir dağ lokantasında kuru fasulye pilav yemiştik ardından babam onları Eleşkirt’e vardığımızda otele yerleştirmişti. “Bunlar benim misafirlerim, para almayın hesabı sonra ben öderim. Uyuyup, dinlenip yollarına öyle devam etsin  garibanlar.”  demişti. Sonrada turistlere cadde üzerinde ki tek katlı harabe binayı göstererek  “İşte burası!  Dingo’nun Ahırı.” Elini başının altında yastık gibi yaparak gülmüştü.  “Haydi uyuyun biraz!”  İçimde tarifsiz bir mutluluk  ve gönül rahatlığıyla eve dönmüştüm. Otel kötüde olsa sabaha karşı otostop yapan iki genci dışarıda yol kenarında bırakmamıştık. Onlarca yolu yürüyerek   kat etmeleri  beni hayrete düşürüyor, hayranlığımı bir kat daha arttırıyordu.                                                                                                 
         Şimdilerde aynı yolu otostopla yürümeye cesaret edenler var mı? Bunca ışıklı konaklayabilecekleri benzin istasyonları, yol boyunca çok daha fazlalaşan trafik, Jandarma ve Polis kontrolü… Ama dünya değişti… Her şey değişti... İnsanlar, politikalar, beklentiler, kutsal saydığımız değerler.. Savaşan bir dünyada, savaşın gerçek nedenleri ki  bunun cevabını bulamadan ülkeler yeni bir savaşın içinde buluyorlar kendilerini. İnsanoğlu her gün biraz daha çirkinleştiriyor dünyayı... Zehirliyor, yakıyor kurutup çöle çeviriyor. O naif beyinler mutasyona uğrayıp daha bir acımasızlığa yöneliyor. Turistler, Ağrı sınır kapısına oradan da Tibet’e giden onca yolu şimdi yürüyerek gidebilirler mi? Teröre kurban olmadan sınırı geçebilseler bile hangi yolu deneseler bir savaşın içinde bulacaklar kendilerini. Mayınlara basmadan, tanklardan, füzelerden binlerce parçaya bölünmeden yürüyebilselerdi keşke.
         Babam Ankara’ya iş seyahatlerine giderken, annemi ve biz üç kardeşi komşulara gönül rahatlığıyla emanet ederdi… Henüz ayrımcılığın, terörün ne olduğu bilinmezken. Bizi tek korkutan uzun paltosu, elinde dirgeni ile dolaşan deli Kemal’di. Çocukları görünce elindeki dirgeni sallayarak “Benim oğlum, kırmızı oğlum! “ diye peşlerinden koşturur, onları korkuturdu. Kimi zamanlar da aç kaldığı için köy basıp yiyecek içecek isteyen hapisten kaçmış birkaç gariban eşkıyadan söz edilirdi. Sonra ve sonra… Nasıl olmuşsa olanlar olmuş, dış güçler, içimizdeki düşman o masum kasabaların üzerine karabasan gibi çökmüştü. Tertemiz yürekler nifak tohumları ve kinle beslenmiş, o güzel çobanlar evine para götürebilmek için belki de silahla kendilerini daha güçlü hissedebilmek için, dağlarda, kamplarda ülkeyi iç savaşla çökertmeye çalışan canavar beyinlerin tutsağı olmuş, kendi canının, kendi insanının ölümüne ve giderek yok olmasına neden olmuştu
         Ağrı Dağ’ndan uçup çayır çimene düşen o eski çobanlar yok şimdi. Çiçek çocukları da geçmiyor o yollardan. Ölüm sessizliği var o yollarda. Asker anaları karakışından korkarken bir zamanlar, şimdi hain terör kurşunlarından korkuyorlar. Cüneyt Arkın’a aşık kızlarda yok duyduğuma göre çünkü Ağrı’nın sineması da kalmamış şimdilerde. Ve  hayretle öğrendim ki doksanlı yıllardan sonra gelmiş kimi köylere elektrik, televizyon... Laz bostancının sarı ayvaları, kestaneleri damağımda tat kalmış. Keşanlı Safiye hanımlar, Ödemişli Nevzat beyler de çoktan göç edip gitmişler. Doktor Turgut Bey kasabayı ve halkını çok sevip oralı olmuşken, şimdi öğretmenler, doktorlar, su işlerinde çalışan mühendisler de tayinlerini tez zamanda  başka yerlere aldırıyorlar. Terör kaçırttıkça medeniyette giremiyor doğuya. Okuma yazma olmayınca da terör bitmiyor Bu nasıl bir kısır döngü?  Oysa ki kızımı da alıp bir kara trene binebilseydim, Ağrı Dağ’ının çayır çimenini bir daha görebilseydim… Keşke  Ağrı Dağ’ı bana çocukluğumu geri verebilseydi.