19 Ocak 2012 Perşembe
“Bir seviyi anlamak bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın…”
Bir yaşamı tümden harcamak… Kimi zaman, hatta birçok zaman yetmiyor bir seviyi anlamaya. O zamanlar ki kendimizi, kim olduğumuzu anlayamadan karşımızdakine harcanan yaşamlar… Bazen anlamaya çalışırken elimizden kayan, sürekli yer ve şekil değiştiren duygular. Tıpkı bir denizin üzerinde oluşan birbirini kovalayıp iç içe geçen ve renk değiştiren dalganın resmini yapmak kadar zor ve takip edilemez bir durum… Bir seviyi anlamak kendimizi fark ettiğimiz gün başlıyor, kim olduğumuz, ne istediğimiz ve karşımızdakinden neler beklediğimizde. Tüm bunları keşfettiğimizde… Harcanan bir yaşam olsa da evet harcayacaksın çünkü “Seviyi” anlamış olacaksın...
24 Aralık 2011 Cumartesi
BOŞLUKTA
Bir yıldırımın düşme anından da çabuk olmuştu aşık olması. Minik bir dalganın kırılışı, bir güvercin gözünün hareketi ve bir soluğun alınışından, öte yandan belki bir ömür kadar da uzun sürmüştü o an … Gözleri onu görüp, beynine tanıtma sinyalleri yollayıncaya kadar, kalbine çoktan aşkın ok’u saplanmıştı ve onu çekip çıkarması artık hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. Kirpiklerinin arasına sıkışmış bir görüntü, o anın görüntüsü hep gözbebeklerindeydi artık...
16 Aralık 2011 Cuma
DAR VAKİTLERDE
Işık bile yetmezdi dar vakitleri aydınlatmaya,
En tatlı anları, dar vakitte kesilirdi oyunların.
Elişleri örülmezdi dar vakitte,
Renkler silinir, sesler sessizleşirdi.
Ne kadar kısa sürse de dar vakitler,
Bir hüznün gölgesi hep bekleşirdi.
Aydan Selman
En tatlı anları, dar vakitte kesilirdi oyunların.
Elişleri örülmezdi dar vakitte,
Renkler silinir, sesler sessizleşirdi.
Ne kadar kısa sürse de dar vakitler,
Bir hüznün gölgesi hep bekleşirdi.
Aydan Selman
14 Aralık 2011 Çarşamba
Sanatçının Evrene Armağanı
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Dün gece arkadaşım Doğan Turan’la telefonda konuşurken bana bir şairin onu ne kadar heyecanlandırdığından bahsetti. Giresun’da yaşayan 85 yaşında ve en az 30 sevilen şarkının da güftecisi Ahmet Kaçar.
“Aydan; düşünebiliyor musun biz yıllarca onun şarkılarını yüzlerce kez nasıl da yürekten söyledik. İçtik, sevdik, efkârlandık her ortamda bilmeden ama büyük bir zevkle şarkılarıyla hayatımıza ne anlamlar kattık. Sen mesela; ‘İnleyen nağmeler’, ‘Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım’, ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’… Bunları ne çok söylediğini bir düşünsene… Tüm bunlar olup biterken, hayatımız onun şarkılarıyla gelip geçerken o Giresun’un Görele ilçesinde kendi mütevazi hayatını sürdürdü. Ben” diyordu Doğan “Bu yaz ona düzenlenen saygı gecesinde tanıdım onu ve sahnede şiirini okudum büyük bir mutlulukla ve o şiir benim onunla buluşmamı sağladı, hatta bir tek mısrası…‘Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar kiremitlerden…’ ”
Bu konuşmanın ardından bende kendi adıma Edip Cansever’i düşündüm.
Sadece birkaç şiirini bilip severken günün birinde “Manastırlı Hilmi Bey’e Mektuplar”
okuyunca aynı duygularla nasıl da etkilenmiştim. Şiirin mısraları değildi beni heyecanlandıran ya da anlattığı öykü.
Tümünden yayılan bir kokuydu algıladığım,anlatamadığım bir histi.
Bir yakınınızın düğününe gittiğinizi düşünün. Birden çevrenizi tam olarak seçemezsiniz ama orada size
ait bir çok tanıdık yüz hemen gözünüze çarpar ve bildik, güvendik bir ortam olduğunu hissettirir bu yüzler.
Her tanıdık size ayrı bir yaşanmışlığı hatırlatır, kimine acır, üzülür, kimini de ne kadar
özlediğinizi fark edersiniz. Gecenin sonunda içinizde bin bir çeşit karmaşık duygularla, eşelenmiş anılarla ayrılırsınız oradan.
Ben de o şiirden böyle ayrıldım ve Edip Cansever’in yıllar öncesinde yazdığı şiiriyle bu günlerde buluştum.
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Şimdilerde ben Edip Cansever’i sevme zamanındayım. Doğan Turan ise Ahmet Kaçar’ı ve sanatçılar sevenleriyle sonsuza değin içlerindeki aşkı paylaşmaya devam edecekler.
"Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar, kırmızı kiremitlerden
Yeşil ipek tüllerin arkasında şimdi
Uzaklarda karlar altında bıraktığımız fakir kulübeler
Sisler içinde Zehra'nın mezarına da yağmurlar yağar.”
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Dün gece arkadaşım Doğan Turan’la telefonda konuşurken bana bir şairin onu ne kadar heyecanlandırdığından bahsetti. Giresun’da yaşayan 85 yaşında ve en az 30 sevilen şarkının da güftecisi Ahmet Kaçar.
“Aydan; düşünebiliyor musun biz yıllarca onun şarkılarını yüzlerce kez nasıl da yürekten söyledik. İçtik, sevdik, efkârlandık her ortamda bilmeden ama büyük bir zevkle şarkılarıyla hayatımıza ne anlamlar kattık. Sen mesela; ‘İnleyen nağmeler’, ‘Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım’, ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’… Bunları ne çok söylediğini bir düşünsene… Tüm bunlar olup biterken, hayatımız onun şarkılarıyla gelip geçerken o Giresun’un Görele ilçesinde kendi mütevazi hayatını sürdürdü. Ben” diyordu Doğan “Bu yaz ona düzenlenen saygı gecesinde tanıdım onu ve sahnede şiirini okudum büyük bir mutlulukla ve o şiir benim onunla buluşmamı sağladı, hatta bir tek mısrası…‘Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar kiremitlerden…’ ”
Bu konuşmanın ardından bende kendi adıma Edip Cansever’i düşündüm.
Sadece birkaç şiirini bilip severken günün birinde “Manastırlı Hilmi Bey’e Mektuplar”
okuyunca aynı duygularla nasıl da etkilenmiştim. Şiirin mısraları değildi beni heyecanlandıran ya da anlattığı öykü.
Tümünden yayılan bir kokuydu algıladığım,anlatamadığım bir histi.
Bir yakınınızın düğününe gittiğinizi düşünün. Birden çevrenizi tam olarak seçemezsiniz ama orada size
ait bir çok tanıdık yüz hemen gözünüze çarpar ve bildik, güvendik bir ortam olduğunu hissettirir bu yüzler.
Her tanıdık size ayrı bir yaşanmışlığı hatırlatır, kimine acır, üzülür, kimini de ne kadar
özlediğinizi fark edersiniz. Gecenin sonunda içinizde bin bir çeşit karmaşık duygularla, eşelenmiş anılarla ayrılırsınız oradan.
Ben de o şiirden böyle ayrıldım ve Edip Cansever’in yıllar öncesinde yazdığı şiiriyle bu günlerde buluştum.
Sanatçının evrene armağanı içindeki aşktı. Günü geldikçe seveniyle buluştu.
Sonsuza değin de buluşacak ve her seferinde bu aşk yeniden doğacak…
Şimdilerde ben Edip Cansever’i sevme zamanındayım. Doğan Turan ise Ahmet Kaçar’ı ve sanatçılar sevenleriyle sonsuza değin içlerindeki aşkı paylaşmaya devam edecekler.
"Ne mesut senin avuçlarına düşen damlalar, kırmızı kiremitlerden
Yeşil ipek tüllerin arkasında şimdi
Uzaklarda karlar altında bıraktığımız fakir kulübeler
Sisler içinde Zehra'nın mezarına da yağmurlar yağar.”
7 Aralık 2011 Çarşamba
Nepal'in Gece Yolcuları
Gecenin zifiri karanlığında kırmızı pikabımız ağır ağır yol alıyordu. Bir yanımızda üzerimize kapaklanacakmış gibi yükselen kapkara gövdesiyle Kop Dağı, diğer yanımızda sonunu seçemediğimiz derin uçurumlar. Tüm aile aracın içine büzülmüş, adeta kaybolmuş gibiyiz. Babam pür dikkat arabayı kullanıyor ama keyfi yerinde gibi, radyo istasyonları aramaya çalışıyor. Annemse çok gergin ve mutsuz her an başımıza gelebilecek bir felaketin beklentisi içinde sürekli söyleniyor bir umut sözcüğü ya da pişmanca bir kabulleniş tüm duymak istediği. Ama babam kararının doğruluğundan emin susuyor.
“Erken çıksaydık da bu saatlere kalmasaydık , çocuklar kucakta iki büklüm uyuyorlar,önümüzü göremiyoruz! Ya karşımıza eşkıya falan çıkarsa? Bu dağ başında her şey olur, kurdu da vardır, ayısı da hırlısı hırsızı da…Öfff görüyor musun şu başımıza geleni. Tamircide bir şeyden anlamıyordu sen demesen hiçbir yerine bakmadan bizi yollayacaktı bu dağ başına…”
Bir yandan arabanın motorundan gelen uğultu bir yandan annemin artık ne dediğini pek takip edemediğim ağlamaklı sesi ve radyonun dağın tepesine doğru iyice kaybolup sadece hırıltı çıkaran hışırtısı.
Son kasaba ,son köy ve son elektrik direkleri çoktan geride kalmıştı. Yol kenarında arada sırada fark ettiğim fosforlu trafik işaretlerinden başka bize eşlik edebilecek , tek şey tüm haşmeti ve göz kamaştıran ışığıyla parlayan Ay’dı ve benim de gözüm ondaydı. Bize yol gösteriyor aynı hızla hep yanı başımızda ilerliyor ve önümüzü görmemizi sağlıyordu. Ortamın ürkütücü havasından kurtulabilmek için başımı cama yaslayıp gözümü ondan ayırmadan başka hayallere dalmak istiyordum.
Ani bir fren sesi ve başımı hafifçe cama çarpma anından sonra babam arabanın direksiyonunu kırıp bir şeylerinin yanından hızla geçti. Annem korku dolu bir sesle
“Kimdi onlar!”diye bağırdı. “Bas gaza sür git, durma sakın!”
Babam anneme çıkışarak “Ne oluyorsun? Gördüm onları , iki tane turist, yazık garibanlar gece yarısı dağda kalmışlar.”Arabayı yavaşlatıp kenara çeken babam annemim tüm ikazlarına karşın çoktan arabadan inip onları beklemeye başlamıştı.
“Ben de el kol hareketlerini karanlıkta yanlış anladım meğerse durmamızı istemişler.”Diyordu babam.
Karanlıkta koşarak yaklaşan iki silüet göründü, bu arada babam pikabın arkasına yöneldi. İki kardeşim uyanmış şaşkınlıkla olan biteni anlamaya çalışıyorlar, hep birlikte arabanın arka camından dışarıyı seçmeye çalışıyorduk. Kocaman sırt çantaları ve parkalarıyla nefes nefese koşuşturan iki gencin babama İngilizce bir şeyler söylediğini duydum. Babam da onlara arabanın arkasını göstererek “Atlayın… Atlayın” dediğini duydum. Onlar arkada yerleşip oturmaya çalışırken babamda pikabı çalıştırdı. İçimi müthiş bir sevinç kaplamıştı. O ıpıssız dağ başı birden şenlenmiş, kalabalıklaşmıştık. Gecenin hüznü ve kasveti eriyip gitmişti içimde. 1968 1970 yılları Tüm dünya gençliğinin en büyük ideali Nepal’e gitmek ve Nirvana’ya ulaşmaktı. İstanbul’dan Ağrı’ya uzanan geçiş yolları Eleşkirt’teki (Ağrı’nın ilçesi) bizim evin önünden de geçip Doğu Beyazıt’a doğru devam ederdi. Saçları tüm doğal halleriyle bellerine kadar uzamış gençler kimi kıvırcık saçlı, kimi sakallı sarışın, kimi kızıl beyaz tenli kızlar erkekler çoğunlukla üzeri açık jeeplerle kimileri minicik Fransız arabalarda, citroen’ler ,wolsvagenler karavanlarla bazen üzeri rengarenk boyalı minübüslerle kapımızın önünden geçerlerdi. Onlara bir anlık el sallama ve onlardan gelen bir Hi ,hello sözcüğüne bağrışarak cevap vermekle bizde o yolculuğun bir parçası ve o çiçek çocuklarının bir üyesi olurduk adeta ama küçük erkek çocuklar bize inat her geçen arabayı taşa tutup tüm kibarlığımızı yerle bir ederdiler. Bazen sırt çantaları ile otostop yaparak gidenlere rastlardık, yol boyunca peşlerinden bir süre gizlice takip eder çaktırmadan incelerdik. Şimdi Trabzon Erzurum yolu üzerinde Zigana ve Kop dağlarını aşıp gece yarısı karşımıza çıkan bu cesur çocuklar kim bilir hangi nedenlerle yollarını uzatıp rotalarını değiştirmişlerdi.
Dayanamayıp arkaya onlara bakma isteği duydum ama yoktular “Baba arabayı durdur aşağı mı düştüler!” Babam arkaya bakmak için kenarda durdu arabadan inince birden pikabın içine uzanıp üşümemek için üstlerini tamamen örten gençleri görünce gülmeye başladı. Onlar da ne olduğunu anlamaya çalışıp doğrulmaya kalkışınca“Tamam tamam , okey okey” diyerek tekrar direksiyona geçti.
Yarı uykulu yarı hayallerin ortasındayken babamın sesiyle kendimize geldik “Haydi bakalım şu ilerideki ışıklı yer lokanta. Bir şeyler yiyelim kendimize gelelim.”
Turistlerle birlikte küçücük lokantadan içeri girdik hep birlikte bir masaya oturduk. İçeride bulunan birkaç kamyoncu bize tuhaf tuhaf bakıp ne olduğu anlamaya çalıştılar. Babam “Haydi kızım konuş bakalım sen İngilizce biliyorsun nereden gelmişler ne yemek istiyorlar.” Ben orta okul İngilizcemi sayfa sayfa gözümün önünden geçirmeye çalışıp,yeni yeni öğrenmeye çalıştığım Mr. And Mrs Brown diyaloglarını anımsarken onlar da ben den çıkacak ilk soruyu merakla bekliyor gibiydiler.”How are you ? what is your name? My name is Aydan were you from? Are you eat ? water? this is bread kuru fasulye pilav hoşaf are you want?”
Hayatımın en uzun İngilizce konuşmasını İngiliz iki gençle yapmıştım. Lokanta’daki herkes onlarla konuştuğumu görmüş belki beni de İngiliz sanmıştı. Kimsenin böyle düşünmeyeceğini bile bile yine de ben öyle düşünmek istiyordum.
Sabaha karşı Eleşkirt’e gelmiştik. Babam o zamanın tek oteli önüne pikabı çekmiş turistleri arkada yattıkları yerden uyandırmaya çalışıyordu. “Haydin bakalım yolculuk buraya kadar, size oda ayarladım yatar sonra da yolunuza gidesiniz”
Ardından ben devreye girip onlara açıklamaya çalışıyorum “No mani no mani nothing okey… by by see you again gud night.”
Yolculuğumuzla birlikte benimde birkaç saat süren hippiliğim sona ermişti onlarla Nepal’e gidemesem de yolculuklarının bir bölümüne dahil olmuştum. Ben de bir çiçek çocuk, bir hippiydim.
Aydan Selman
Temmuz/ 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






